3.bölüm: Müslümanların Hicret Kenti; Medine…

 

Müslümanları ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Mekke’deki baskılardan kurtulma adına göç ettikleri Hicret ettikleri yerleşim alanı Medine.

 

Peygamberimiz, Mekke sonrası kendisine ve İslam alemine yaşam merkezi olarak Medine’yi seçmiş. Vasiyeti üzerine de vefatında sonra defin işlemi Medine’deki kutsal mekanda olmuş.

 

Medine, Suudi Arabistan’ın Kabe’den sonra en fazla turist çeken bir kenti. Nedeni, Hz. Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın kabrinin burada olması.

Medine’nin ikinci bir özelliği daha var. Hz. Muhammed, Allah tarafından kendisine resullük tevdi edildikten sonra Mekke’de, yakınları dahil pek çok kişinin saldırısına maruz kalmış ve buradan Medine’ne gelip yerleşmiş. Müslümanlar, Medine’de pek fazla direniş ile karşılaşmamışlar. Burada daha fazla taraftar toplamışlar.

 

Medine’nin üçüncü önemi ise İslam Dininde Mekke’den sonra ikinci caminin yapıldığı yer olması.

Burada, peygamber efendimiz ve sahabeleri, İslam Dininin yayılması adına pek çok çalışma yapmışlar, mücadele etmişler ve sonunda İslam Dininin dünyaya yapılmasına vesile olmuşlar.

Peygamberimizin kabri, Medine şehrindeki Mescid-i Nebî’nin içinde ve kıbleye göre sol tarafta bulunmaktadır.

Peygamberimizin şu an medfun bulunduğu yer, zamanında Aişe validemizle birlikte yaşadığı eviydi (Hücre-i Saadet). Burası, zamanında mescidin hemen yanı başında bulunurken yapılan genişletmeler sonucunda şu an itibarıyla mescidin içinde kıble istikametine göre sol tarafta bulunmaktadır.

Birinci halife Ebu Bekir (r.a) ve ikinci halife Ömer (r.a) da Peygamberimizin yanı başına defnedilmişlerdir.

ZORUNLU GÖÇ: HİCRET

Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra önemli ilk icraatlardan biri Medine’de bir mescid inşası olmuştur. Hz. Peygamber tarafından bizzat yaptırılan binalardan biri olma özelliğini taşıyan Mescid-i Nebevî, aynı zamanda Rasûl-i Ekrem’in Medine’deki bütün faaliyetlerinin merkezinde yer almış ve İslam mimari tarihinde sonradan inşa edilen bütün mescid ve camilere örnek teşkil etmiştir. İlk mescid basit ve sade olmasına rağmen son derece fonksiyonel olarak yapılmıştır. İslam bilginlerinin umumi görüşüne göre Mescid-i Nebevî en mübarek üç mescidden biridir.

Hicret sırasında Hz. Peygamber’in üzerinde bulunduğu devenin çöktüğü alan, sahiplerinden alınarak öncelikle zemin düzenlemesi yapılmıştır. Daha sonra Rebiülevvel ayında (Eylül 622) 3 arşın derinliğindeki temel üzerine Resûlullah’ın temele ilk taşı koymasıyla mescidin inşasına başlanmış, Şevval ayında ise (Nisan 623) tamamlanmıştır. Yani mescidin inşası sekiz ay kadar sürmüştür. İlk bina, taş temel üzerine tek sıra kerpiçten, bir adam boyu kadar yükseklikteki çevre duvarı ile kuşatılarak üstü açık biçimde 60x70 zirâ’alık (1022 m²) bir alana üç kapılı olarak inşa edilmiş ve kıblesi Hz. Peygamber tarafından Kudüs’e doğru yapılmıştır. Doğu duvarının güney kısmına mübarek zevceleri Hz. Aişe ve Sevde için kapıları mescide açılan 2 tane de oda yapılmış, daha sonra bu oda sayısı 9’a çıkmıştır.

Mescid ilk zamanlarda hurma dalları yakılarak aydınlatılıyordu. Ashabdan Temim ed-Dârî, Suriye’den Medine’ye kandil ve yağını getirmiş ve mescid bununla aydınlatılmaya başlanmıştır. Bu hareketinden dolayı Temim Rasûlullah’ın hayır duasına nail olmuştur. Hz. Ömer zamanında Mescid-i Nebevî’ye büyük kandiller asılmış ve buhurdanlıklar konmuştur. 1908 yılında ise Mescid-i Nebî’de ilk defa elektrik kullanılmıştır.

Mescid’e ilk kitabe Emevî halifesi Velid b. Abdülmelik tarafından konmuştur. Bu durum daha sonra yapılan her imar faaliyetinin kayıt altına alınmasına bir başlangıç teşkil etmiştir.

Mescid’in teşrifiyle ilgili ilk bilgiler Memluk devrine aittir. İlk devirde yaygın olan Hint seccadelerine daha sonra Uşak, Gördes ve Hereke gibi Anadolu seccadeleri eklenmiştir. Osmanlı seccadeleri Melik Abdülaziz devrinde tek tip halıya geçilinceye kadar kullanılmıştır.

Mescid’in bakım, onarım ile burada sürdürülen ilim ve eğitim faaliyetlerinin maddi giderlerinin karşılanmasını sağlamak için Emevîler zamanından itibaren vakıflar kurulmaya başlanmış ve bu vakıflar zamanla artmıştır.

Mescide görevli müezzin ve diğer hizmetlilere Hz. Osman zamanından itibaren maaş ödenmeye başlanmıştır.

Hazret-i Peygamber (s.a.s), Hazret-i Ayşe'ye (r.anha) ait odalarında vefat etmiş ve aynı yere defnedilmişti. Daha sonra Hazret-i Ebû Bekir (r.a) ve Hazret-i Ömer (r.a) da buraya defnedildiler.

Hazret-i Hasan (r.a) Medine'de vefat ettiği zaman vasiyeti üzere kardeşi Hazret-i Hüseyin (r.a) tarafından ilk önce Hücre-i Saadet'e götürüldü. Hazret-i Hasan'ın buraya defnedileceğini sanan bazı kimseler itiraz ettiler. Büyüyen tartışmalar, araya girenler tarafından yatıştırıldı ve cenaze Baki Kabristanı'na götürüldü.

Bir daha böyle hadiseler yaşanmaması için de Hücre-i Saadet'in kapısı örülerek tamamen kapatıldı. Ömer bin Abdülaziz tarafından bu odanın etrafına Kâbe'ye benzememesi için beşgen şeklinde bir oda daha yapıldı ve ona da kapı yeri bırakılmadı. Daha sonra perde ile örtülen bu odanın dışı parmaklık ile çevrildi. Ziyaretçiler Kabr-i Saadet'i parmaklık dışından ziyaret etmekte, parmaklık içine ise yalnızca hademeleri girebilmektedir. Kabr-i Saadet'in bulunduğu asıl Hücre-i Saadet'e girmek ise mümkün değildir. Fakat Hazret-i Hasan'ın vefatından beri birkaç kez tamir için Hücre-i Saadet'e girmek mecburiyetinde kalınmış, tamirattan sonra duvarlar tekrar örülmüştür. Hatıratlarda Hücre-i Saadet içindeki kabirlerin kırmızı renkli kum ile kaplandığı belirtilmektedir.

MÜBAREK MESCİTLER

Medine'de bulunan Mescid-i Nebi'nin fazileti hakkında Allah elçisi şöyle buyurur: “Fazla sevap umarak, içinde namaz ve ibadet için şu üç mescid dışında hiç bir mescid için yolculuk yapmak uygun olmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksâ” (Tecrid, IV,199);

“Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram dışında, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan (sevap yönüyle) daha hayırlıdır” (Tecrid, IV, 249). Zikredilen faziletleri bünyesinde bulunduran mescidde, Hz. Muhammed (s.a.s)'in medfûn bulunduğu “Hücre-i Saadet”, Kâbe dahil yeryüzünün her noktasından, göklerden ve arştan daha üstün ve şerefli kabul edilmiştir (Tecrid, IV 258). Kabr-i saadetlerini ziyaretin faziletiyle ilgili olarak şu iki hadis zikredilir: “Kabrimi ziyaret edene şefaatim sabit bir hak olur”; “Kim ki, beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir” (Acluni, Keşful-Hafâ, Beyrut 1351, II, 250). Bu hadisler göz önüne alınınca, Medine'de Hz. Peygamber (s.a.s)'in kabrini ziyaret etmenin ve bu Mescid'de namaz kılmanın sevabı kendiliğinden ortaya çıkar.

Bundan dolayı müslümanlar, gerek hac ve gerekse umre için yaptıkları seyahatlerde bu mübarek yerin ziyaretine çok önem verir. Bu mescid ve kabri ziyaret, İslam âlimlerince mendûb bir amel olarak kabul edilmiştir. Öte yandan Hanefi bilginleri, mâlî durumları elverişli olan kimseler için bu ziyareti vâcib derecesinde saymışlar; bir zaruret olmaksızın terk edilmesini büyük bir gaflet ve katı yüreklilik olarak kabul etmişlerdir.

Mescid-i Nebî ve kabr-i saadetin hac ibadetinden önce veya sonra ziyaret edilmesi caizdir. Ancak Medine-i Münevvere, hacının yolu üzerinde bulunmadığı takdirde yapılan hac farz ise, merkad-i saadetin hacdan sonra ziyaret edilmesi daha uygun görülmüştür. Böylece günahlardan arınılmış halde Hz. Peygamber (s.a.s)'in huzuruna çıkılmış olur. Fakat Medine, Mekke'ye giderken hacının yol uğrağı ise, önce Resulullah'ın kabr-i şerifini ziyaret etmek gerekir. Bu durumda kabr-i saadetin ziyaretini hacdan sonraya bırakmak, kişinin katı yürekli olduğuna işarettir. Eğer yapılan hac nafile ise, kabr-i saadetin hacdan önce veya sonra ziyareti arasında fark yoktur. Her hacı kendi durumuna göre hareket etme serbestisine sahiptir.

 

 

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner27

banner37