6 Şubat depremi yıldönümünde acılarımız yerli yerinde. Bu acı, tek başına bir doğa olayının sonucu değil. Yıkımın büyüklüğü, yönetim kalitesinin sonucudur. Deprem tehlikesi sabittir. Afete dönüşen şey, kırılganlıktır. Kırılganlık ise bilimle azaltılır, kurumla azaltılır, standartla azaltılır.
1999 depreminde arama kurtarmacıydım. Enkazda çalışırken gördüğüm gerçek şuydu. Aynı büyüklükteki sarsıntı, farklı binalarda farklı sonuç üretiyor. Bu, şansla açıklanamaz. Bu, tasarım, uygulama, malzeme kalitesi, zemin koşulu ve denetim ile açıklanır. 2012 depreminde lojistik katkılarla sahadaydım. Deprem sonrası süreçte sadece yardımın varlığı değil, yardımın yönetimi belirleyicidir. Kayıt, envanter, ihtiyaç analizi, depolama, sevkiyat ve koordinasyon yoksa iyi niyet bile verimsizleşir. 2023 depreminde deprem bölgesinde, çevirmen desteği ihtiyacı olan arama kurtarma ekiplerine çevirmen buldum. Sadece dil meselesi değildi bu. Zamanla yarışan ekipleri doğru noktaya, doğru ihtiyaçla, doğru insanla buluşturmaktı. Bir kelimenin gecikmesi bazen bir koordinatın gecikmesine, bir koordinatın gecikmesi de bir hayatın gecikmesine dönüşebiliyordu. Bu deneyim, bana bir kez daha gösterdi ki kurumsal hazırlık yoksa saha performansı düşer.
Bugün gerçeği açıkça söylemek zorundayız. Cezasızlık, kuralsızlık ve bilinçsizlik birincil risk çarpanıdır. Deprem anı kontrol edilemez. Ama deprem öncesi kararlar kontrol edilebilir. Rant baskısı, kısa vadeli siyasi takvim, zayıf uygulama disiplini ve bağımsız olmayan denetim bir araya geldiğinde, şehirler kırılganlaşır. Kırılgan şehir, depremde çöker. Kırılgan kurum, depremde kilitlenir. Bu kilitlenme sadece bina stokunda değil, aynı zamanda lojistikte, koordinasyonda, veri akışında ve görev tanımlarında ortaya çıkar.
Dünya standartları nettir. Deprem ülkeleri, risk yönetimini üç eksende kurar. Bilimsel veri, güçlü mevzuat, bağımsız uygulama ve denetim. Bu eksenlerden biri zayıfsa sistem çalışmaz. Bilimsel veri derken sadece yönetmelik cümlelerinden bahsetmiyorum. Mikrobölgeleme, zemin sınıflaması, tehlike ve risk haritaları, yapı envanteri, performans hedefleri, kritik altyapı dayanıklılığı gibi ölçülebilir unsurlardan söz ediyorum. Güçlü mevzuat derken sadece kural yazmaktan değil, kuralın istisnasız uygulanmasından söz ediyorum. Bağımsız denetim derken imza düzeninden değil, çıkar çatışmasından arınmış, hesap verebilir, izlenebilir denetim düzeninden söz ediyorum.
Sistemin kilitlendiği yer burasıdır. Yetki dağıtılıyor, sorumluluk netleşmiyor. Denetim süreçleri parçalı kalıyor. Veri tekilleşmiyor. Yapı stoku gerçek zamanlı izlenmiyor. Güçlendirme ve dönüşüm, ölçülebilir performans hedefleriyle yürümüyor. Sonuçta toplum şunu görüyor. Risk konuşuluyor, risk azaltma gecikiyor. Bu gecikme, her depremde can kaybı olarak geri dönüyor.
Vatandaş bu tablonun en az sorumlusu. Çünkü vatandaşın teknik bilgisi sınırlı olabilir. Seçenekleri sınırlı olabilir. Ekonomik baskı altında güvenli konuta erişimi sınırlı olabilir. Bu yüzden birincil sorumluluk, karar vericilerde ve uygulayıcılardadır. Siyasetin yöneticileri, yerel yönetimler, merkezi idare, denetim otoriteleri ve mevzuatı uygulamakla yükümlü tüm birimler için temel ilke şudur. Yetki varsa sorumluluk vardır. Sorumluluk varsa hesap verebilirlik vardır.
Vergiler ve kamu kaynakları tartışması da tam bu noktada ciddiyet ister. Toplumun sorusu basit ve meşrudur. Toplanan kaynaklar, ölçülebilir risk azaltmaya ne kadar dönüyor. Bu dönüşün planı, takvimi, hedefleri, performans göstergeleri ve bağımsız denetimi var mı. Deprem sonrası harcama önemlidir, ama belirleyici olan deprem öncesi yatırımdır. Önleyici yatırım yoksa, toparlama maliyeti bitmez. Bu gerçek, dünya ölçeğinde defalarca kanıtlanmış bir ilke olarak duruyor.
Bu yazı bir suçlama metni değil. Bu yazı, çağdaş kamu yönetimi açısından bir uyarıdır. Şehir güvenliği, siyasi dönemlere sığmayacak kadar uzun vadeli bir kamu sorumluluğudur. Bu nedenle ilgililere açık çağrım şudur. Risk azaltmayı kampanya işi olmaktan çıkarın. Bunu kurumsal bir programa dönüştürün. Yapı envanterini tamamlayın. Zemin verisini güncelleyin. Denetimi bağımsızlaştırın. Müteahhitlik ve uygulayıcı yeterliliğini dünya standartlarına yükseltin. Güçlendirme ve dönüşümü performans hedefleriyle yönetin. Şeffaf raporlama ve bağımsız izleme mekanizmasını zorunlu kılın. İstisnaları daraltın. Cezasızlığa izin vermeyin.
6 Şubat depremi yıldönümünde acılarımız yerli yerinde. Şimdi sorumluluk da yerli yerinde olmalı. Bilim, standart, denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik yerli yerinde olmalı. Bir sonraki depremi bekleyerek değil, bir sonraki depremi küçülterek ilerleyebiliriz. Bu, duygu değil. Bu, yönetim görevidir. Bu, kamu borcudur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
6 Şubat yıldönümünde gerçek soru şu?
6 Şubat depremi yıldönümünde acılarımız yerli yerinde. Bu acı, tek başına bir doğa olayının sonucu değil. Yıkımın büyüklüğü, yönetim kalitesinin sonucudur. Deprem tehlikesi sabittir. Afete dönüşen şey, kırılganlıktır. Kırılganlık ise bilimle azaltılır, kurumla azaltılır, standartla azaltılır.
1999 depreminde arama kurtarmacıydım. Enkazda çalışırken gördüğüm gerçek şuydu. Aynı büyüklükteki sarsıntı, farklı binalarda farklı sonuç üretiyor. Bu, şansla açıklanamaz. Bu, tasarım, uygulama, malzeme kalitesi, zemin koşulu ve denetim ile açıklanır. 2012 depreminde lojistik katkılarla sahadaydım. Deprem sonrası süreçte sadece yardımın varlığı değil, yardımın yönetimi belirleyicidir. Kayıt, envanter, ihtiyaç analizi, depolama, sevkiyat ve koordinasyon yoksa iyi niyet bile verimsizleşir. 2023 depreminde deprem bölgesinde, çevirmen desteği ihtiyacı olan arama kurtarma ekiplerine çevirmen buldum. Sadece dil meselesi değildi bu. Zamanla yarışan ekipleri doğru noktaya, doğru ihtiyaçla, doğru insanla buluşturmaktı. Bir kelimenin gecikmesi bazen bir koordinatın gecikmesine, bir koordinatın gecikmesi de bir hayatın gecikmesine dönüşebiliyordu. Bu deneyim, bana bir kez daha gösterdi ki kurumsal hazırlık yoksa saha performansı düşer.
Bugün gerçeği açıkça söylemek zorundayız. Cezasızlık, kuralsızlık ve bilinçsizlik birincil risk çarpanıdır. Deprem anı kontrol edilemez. Ama deprem öncesi kararlar kontrol edilebilir. Rant baskısı, kısa vadeli siyasi takvim, zayıf uygulama disiplini ve bağımsız olmayan denetim bir araya geldiğinde, şehirler kırılganlaşır. Kırılgan şehir, depremde çöker. Kırılgan kurum, depremde kilitlenir. Bu kilitlenme sadece bina stokunda değil, aynı zamanda lojistikte, koordinasyonda, veri akışında ve görev tanımlarında ortaya çıkar.
Dünya standartları nettir. Deprem ülkeleri, risk yönetimini üç eksende kurar. Bilimsel veri, güçlü mevzuat, bağımsız uygulama ve denetim. Bu eksenlerden biri zayıfsa sistem çalışmaz. Bilimsel veri derken sadece yönetmelik cümlelerinden bahsetmiyorum. Mikrobölgeleme, zemin sınıflaması, tehlike ve risk haritaları, yapı envanteri, performans hedefleri, kritik altyapı dayanıklılığı gibi ölçülebilir unsurlardan söz ediyorum. Güçlü mevzuat derken sadece kural yazmaktan değil, kuralın istisnasız uygulanmasından söz ediyorum. Bağımsız denetim derken imza düzeninden değil, çıkar çatışmasından arınmış, hesap verebilir, izlenebilir denetim düzeninden söz ediyorum.
Sistemin kilitlendiği yer burasıdır. Yetki dağıtılıyor, sorumluluk netleşmiyor. Denetim süreçleri parçalı kalıyor. Veri tekilleşmiyor. Yapı stoku gerçek zamanlı izlenmiyor. Güçlendirme ve dönüşüm, ölçülebilir performans hedefleriyle yürümüyor. Sonuçta toplum şunu görüyor. Risk konuşuluyor, risk azaltma gecikiyor. Bu gecikme, her depremde can kaybı olarak geri dönüyor.
Vatandaş bu tablonun en az sorumlusu. Çünkü vatandaşın teknik bilgisi sınırlı olabilir. Seçenekleri sınırlı olabilir. Ekonomik baskı altında güvenli konuta erişimi sınırlı olabilir. Bu yüzden birincil sorumluluk, karar vericilerde ve uygulayıcılardadır. Siyasetin yöneticileri, yerel yönetimler, merkezi idare, denetim otoriteleri ve mevzuatı uygulamakla yükümlü tüm birimler için temel ilke şudur. Yetki varsa sorumluluk vardır. Sorumluluk varsa hesap verebilirlik vardır.
Vergiler ve kamu kaynakları tartışması da tam bu noktada ciddiyet ister. Toplumun sorusu basit ve meşrudur. Toplanan kaynaklar, ölçülebilir risk azaltmaya ne kadar dönüyor. Bu dönüşün planı, takvimi, hedefleri, performans göstergeleri ve bağımsız denetimi var mı. Deprem sonrası harcama önemlidir, ama belirleyici olan deprem öncesi yatırımdır. Önleyici yatırım yoksa, toparlama maliyeti bitmez. Bu gerçek, dünya ölçeğinde defalarca kanıtlanmış bir ilke olarak duruyor.
Bu yazı bir suçlama metni değil. Bu yazı, çağdaş kamu yönetimi açısından bir uyarıdır. Şehir güvenliği, siyasi dönemlere sığmayacak kadar uzun vadeli bir kamu sorumluluğudur. Bu nedenle ilgililere açık çağrım şudur. Risk azaltmayı kampanya işi olmaktan çıkarın. Bunu kurumsal bir programa dönüştürün. Yapı envanterini tamamlayın. Zemin verisini güncelleyin. Denetimi bağımsızlaştırın. Müteahhitlik ve uygulayıcı yeterliliğini dünya standartlarına yükseltin. Güçlendirme ve dönüşümü performans hedefleriyle yönetin. Şeffaf raporlama ve bağımsız izleme mekanizmasını zorunlu kılın. İstisnaları daraltın. Cezasızlığa izin vermeyin.
6 Şubat depremi yıldönümünde acılarımız yerli yerinde. Şimdi sorumluluk da yerli yerinde olmalı. Bilim, standart, denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik yerli yerinde olmalı. Bir sonraki depremi bekleyerek değil, bir sonraki depremi küçülterek ilerleyebiliriz. Bu, duygu değil. Bu, yönetim görevidir. Bu, kamu borcudur.