Ankara’da güvenlik, savunma, diplomasi ve Türkiye’nin stratejik ağırlığı konuşuluyor. Elbette bir ülkenin sınırlarını, çıkarlarını ve geleceğini koruması hayati önemdedir. Ancak bütün bu büyük başlıkların arasında sokaktaki vatandaşın sorduğu daha sade, fakat hayatın tam merkezinde duran bir soru var.
Maaş ay sonuna kadar yetecek mi?Markete giren vatandaş artık alışveriş listesini ihtiyacına göre değil, cebindeki paraya göre hazırlıyor. Sepete konulan ürün, kasaya yaklaşırken yeniden değerlendiriliyor. Peynir bırakılıyor, kahvenin daha ucuzu aranıyor, temizlik malzemesi gelecek aya erteleniyor. İnsanlar artık “Evde ne eksik?” diye değil, “Hangisini almadan da idare ederiz?” diye düşünüyor.
Kasapta da tablo farklı değil. Vatandaş etin hangi kısmının daha lezzetli olduğunu değil, kaç gramının bütçesine uyacağını soruyor. Yarım kilo isteyen üç yüz grama, üç yüz gram isteyen iki yüz grama razı oluyor. Et, birçok evde temel gıdadan çok özel günlerde hatırlanan bir ürüne dönüşüyor.
Fırında alınan ekmek bile hesap konusu. Bir ekmeğin yeterli olup olmayacağı yalnızca ailedeki kişi sayısına değil, sofraya başka ne konulabileceğine bağlı. Ekmeğin fiyatı kadar, yanına konulacakların eksikliği de konuşuluyor.
Pazarda fileler küçüldü, sorular değişti. Eskiden “Domates taze mi?” diye soran vatandaş bugün “Daha uygunu var mı?” diyor. Anne, çocuğunun sevdiği meyveden birkaç tane alıp poşetin ağzını kapatıyor. Pazarcı da müşteri de aynı hayat pahalılığının farklı taraflarında ayakta kalmaya çalışıyor.
Sokakta kalabalık var ama bu her zaman refah anlamına gelmiyor. İnsanlar vitrinlere bakıyor, fiyatları görüyor ve yürümeye devam ediyor. Bazen bir çay, bir kahve ya da küçük bir yemek bile uzun uzun düşünülmesi gereken harcamaya dönüşüyor.
Yolculukta da aynı hesap sürüyor. Otobüse binen kartındaki bakiyeyi kontrol ediyor. Şehirler arası yolculuk yapacak aile, bilet ücretlerini görünce ziyaretini erteliyor. Öğrenci memleketine gitmeden önce yol masrafını düşünüyor. Arabası olan yakıt göstergesini yalnızca kilometreyle değil, maaşının kalan kısmıyla takip ediyor.
En ağır tablo ise çocuklarda görülüyor. Bir çocuk harçlık isterken enflasyonu bilmez. O yalnızca arkadaşlarıyla aynı şeyi almak, kantinden tost yemek ya da dönüşte dondurma istemek ister. Fakat bazı çocuklar artık harçlık istemeden önce anne ve babalarının yüzüne bakmayı öğrendi. “Boş ver, istemiyorum” diyen bir çocuğun gerçekten vazgeçtiğini sanmayalım. Bazen çocuk, ailesine yük olmamak için çocukluğundan vazgeçmektedir.
Geçim sıkıntısı yalnızca cüzdanı değil, evdeki huzuru, sabrı ve geleceğe duyulan güveni de azaltıyor. İnsan çalışıyor, yoruluyor, karşılığını alıyor fakat hayat yine de birkaç adım önde gidiyor. Bu nedenle ekonomik güvenlik, dış güvenlik kadar önemlidir.
Türkiye’nin dış politikadaki ağırlığı, savunma sanayisindeki başarısı ve diplomatik etkisi değerlidir. Fakat gerçek güç, yalnızca zirve salonlarında kurulan cümlelerle ölçülmez. Çiftçinin kazanması, esnafın ayakta kalması, çalışanın emeğinin karşılığını alması ve emeklinin temel ihtiyaçlarını kimseye muhtaç olmadan karşılayabilmesi de millî gücün parçalarıdır.
Ankara’da ülkeler birbirlerine güvenlik garantisi verirken, market kasasında vatandaş kartının işlem garantisini düşünüyor. Zirvede savunma bütçeleri hesaplanırken, evdeki bütçe çoktan savunmasız kalmış durumda.
Diplomasinin dili oldukça güçlü. Keşke aynı güç, pazardaki fileye, fırındaki ekmeğe ve harçlık istemeden önce ailesinin yüzüne bakan çocuğa da tercüme edilebilse.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Asıl Güvenlik Meselesi
Ankara’da güvenlik, savunma, diplomasi ve Türkiye’nin stratejik ağırlığı konuşuluyor. Elbette bir ülkenin sınırlarını, çıkarlarını ve geleceğini koruması hayati önemdedir. Ancak bütün bu büyük başlıkların arasında sokaktaki vatandaşın sorduğu daha sade, fakat hayatın tam merkezinde duran bir soru var.
Maaş ay sonuna kadar yetecek mi? Markete giren vatandaş artık alışveriş listesini ihtiyacına göre değil, cebindeki paraya göre hazırlıyor. Sepete konulan ürün, kasaya yaklaşırken yeniden değerlendiriliyor. Peynir bırakılıyor, kahvenin daha ucuzu aranıyor, temizlik malzemesi gelecek aya erteleniyor. İnsanlar artık “Evde ne eksik?” diye değil, “Hangisini almadan da idare ederiz?” diye düşünüyor.
Kasapta da tablo farklı değil. Vatandaş etin hangi kısmının daha lezzetli olduğunu değil, kaç gramının bütçesine uyacağını soruyor. Yarım kilo isteyen üç yüz grama, üç yüz gram isteyen iki yüz grama razı oluyor. Et, birçok evde temel gıdadan çok özel günlerde hatırlanan bir ürüne dönüşüyor.
Fırında alınan ekmek bile hesap konusu. Bir ekmeğin yeterli olup olmayacağı yalnızca ailedeki kişi sayısına değil, sofraya başka ne konulabileceğine bağlı. Ekmeğin fiyatı kadar, yanına konulacakların eksikliği de konuşuluyor.
Pazarda fileler küçüldü, sorular değişti. Eskiden “Domates taze mi?” diye soran vatandaş bugün “Daha uygunu var mı?” diyor. Anne, çocuğunun sevdiği meyveden birkaç tane alıp poşetin ağzını kapatıyor. Pazarcı da müşteri de aynı hayat pahalılığının farklı taraflarında ayakta kalmaya çalışıyor.
Sokakta kalabalık var ama bu her zaman refah anlamına gelmiyor. İnsanlar vitrinlere bakıyor, fiyatları görüyor ve yürümeye devam ediyor. Bazen bir çay, bir kahve ya da küçük bir yemek bile uzun uzun düşünülmesi gereken harcamaya dönüşüyor.
Yolculukta da aynı hesap sürüyor. Otobüse binen kartındaki bakiyeyi kontrol ediyor. Şehirler arası yolculuk yapacak aile, bilet ücretlerini görünce ziyaretini erteliyor. Öğrenci memleketine gitmeden önce yol masrafını düşünüyor. Arabası olan yakıt göstergesini yalnızca kilometreyle değil, maaşının kalan kısmıyla takip ediyor.
En ağır tablo ise çocuklarda görülüyor. Bir çocuk harçlık isterken enflasyonu bilmez. O yalnızca arkadaşlarıyla aynı şeyi almak, kantinden tost yemek ya da dönüşte dondurma istemek ister. Fakat bazı çocuklar artık harçlık istemeden önce anne ve babalarının yüzüne bakmayı öğrendi. “Boş ver, istemiyorum” diyen bir çocuğun gerçekten vazgeçtiğini sanmayalım. Bazen çocuk, ailesine yük olmamak için çocukluğundan vazgeçmektedir.
Geçim sıkıntısı yalnızca cüzdanı değil, evdeki huzuru, sabrı ve geleceğe duyulan güveni de azaltıyor. İnsan çalışıyor, yoruluyor, karşılığını alıyor fakat hayat yine de birkaç adım önde gidiyor. Bu nedenle ekonomik güvenlik, dış güvenlik kadar önemlidir.
Türkiye’nin dış politikadaki ağırlığı, savunma sanayisindeki başarısı ve diplomatik etkisi değerlidir. Fakat gerçek güç, yalnızca zirve salonlarında kurulan cümlelerle ölçülmez. Çiftçinin kazanması, esnafın ayakta kalması, çalışanın emeğinin karşılığını alması ve emeklinin temel ihtiyaçlarını kimseye muhtaç olmadan karşılayabilmesi de millî gücün parçalarıdır.
Ankara’da ülkeler birbirlerine güvenlik garantisi verirken, market kasasında vatandaş kartının işlem garantisini düşünüyor. Zirvede savunma bütçeleri hesaplanırken, evdeki bütçe çoktan savunmasız kalmış durumda.
Diplomasinin dili oldukça güçlü. Keşke aynı güç, pazardaki fileye, fırındaki ekmeğe ve harçlık istemeden önce ailesinin yüzüne bakan çocuğa da tercüme edilebilse.