İçinde bulunduğumuz bugünün gerçek gündemine ve toplumsal fonuna dürüstçe baktığımızda, hayatımızı doğrudan etkileyen somut sorunlarla karşılaşıyoruz. Enflasyonun artması ve alım gücünün düşmesi, yurttaşlarımızın geçimini her geçen gün daha fazla zorluyor. Ekonomik daralmanın gölgesinde büyüyen gençlerin istihdam sıkıntısı, eğitimli binlerce gencimizi gelecek kaygısıyla baş başa bırakıyor. Emeklerinin karşılığını arayan gençlerin umudu yurt dışında araması, ülkemizin en değerli insan kaynağını aşındırıyor. Kamusal alanda liyakatsizlik örneklerinin görülmesi ve yolsuzlukların artması ise her şeyin temelinde yatan en büyük sarsıntıyı tetikliyor: Adalet duygusunu zedeliyor. Çünkü yaşanan her haksızlık, en sonunda adalet kavramının o koruyucu kalkanına dayanmaktadır.
Bugünün tablosunda vicdanları en derinden yaralayan ve yaşam hakkını doğrudan hedef alan çok acı gerçeklerle yüzleşiyoruz. Kadın cinayetleri, artan çocuk cinayetleri, çocuk intiharları, rant uğruna gerçekleştirilen doğa katliamları ve savunmasız canların hayatına kastedilen hayvan katliamları, kısacası her türlü canlının yaşam hakkı ağır bir tehdit altındadır. Aynı şekilde, kamuoyunu aydınlatma görevi yapan bağımsız gazeteci tutuklamaları, demokratik toplumun temeli olan adalet ve basın özgürlüğü adına derin endişeler yaratmaktadır. Üstelik devletin köklü kurum ve kuruluşlarının bu denli yok olması için çabalayanların olması, kurumsal hafızayı ve adil yönetim anlayışını yıpratmaktadır. Sorunları gizleyerek her şeyin kusursuz olduğu izlenimini vermek ne kadar yanıltıcıysa, toplumu infiale sürüklemek de o kadar yanlıştır. Gerçek gazetecilik yalana ve yanıltıcı söylemlere başvurmadan, infial yaratmadan, sadece gerçek gündemi ve adalet eksenli hakikati sağduyuyla savunmaktır.
Bugünün meselelerini doğru kavramak için tarihsel olayları kendi zamanı içinde, bugünün olaylarıyla asla karıştırmadan ele almak gerekir. Cumhuriyet öncesi padişahlık döneminin tarihsel gerçeklerine baktığımızda, kendi devrine özgü çok ağır bir çöküş tablosu görürüz. O dönemde egemenlik millete değil saltanata aitti ve halk eşit haklara sahip birer yurttaş değil, sarayın tebaası konumundaydı. Hukukun üstünlüğünün değil, saray fermanlarının ve keyfiliğin geçerli olduğu o düzende adalet mekanizması ağır yaralar almıştı. İmparatorluğun son asrında kapitülasyonlar ve dış borçlar yüzünden mali bağımsızlık yitirilmiş, adil paylaşım ortadan kalkmıştı. Hukuk ve eğitim birliğinin olmayışı toplumu yormuş, ağır savaşların sonunda vatan toprakları işgal edilmişti. Saray idaresi ise milletin kurtuluş mücadelesine duyarsız kalarak adaletsizliğe ve çaresizliğe teslim olmuştu.
Tarihin o kırılma anında, padişahlık düzeninin tükendiği ve çarelerin tükendiği sanıldığı günlerde, yeni devletin ve kurtuluşun ateşi yakılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk, Amasya’da yayımladığı o tarihi tamimle, milli mücadelenin temel taşını döşerken şu ölümsüz gerçeği haykırmıştı: "Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." Bu cümlenin taşıdığı mana, ulusal egemenliğin ve adaletin en büyük bildirgesiydi. Çünkü kurtuluşu sarayın lütfunda veya mandacı çözümlerde arayan anlayış tarihe gömülüyor, adil karar yetkisi doğrudan milletin kendi iradesine veriliyordu. Milletin kendi kaderine bizzat sahip çıkması, adı henüz konulmamış Cumhuriyetin ta kendisiydi! İşte o nedenle Cumhuriyet ilan edildi!
İşte o kurucu iradenin zafere ulaştığı gün, bugün Cumhuriyet ilan edildi! Peki Cumhuriyetin ilanı niçin her devirde bu kadar önemlidir? Çünkü Cumhuriyetin ilanında asıl mesele, yalnızca yönetim biçimini değiştirmek değil; toplumun ve devletin birbiriyle kaliteli, güçlü bağlar içinde birbirini beslemesiydi. Bu güçlü bağın harcı ise doğrudan adaletti. Padişahlık devrindeki tebaa anlayışını bitirerek devleti milletin koruyucusu, milleti ise devletin gerçek sahibi kılmak, en temelde adalet kavramını devletin kurucu felsefesi yapmak demekti. Bugün yaşadığımız enflasyon, geçim sıkıntısı, genç işsizliği, liyakat arayışı, kurumsal aşınma ve her şeyden öte kadınların, çocukların, doğanın ve dilsiz dostlarımız olan hayvanların yaşam hakkını savunma zorunluluğu gibi güncel sorunların çözümü de bu kurucu ve adil bağın güçlendirilmesindedir. Zira her şey en sonunda adalet kavramına dayanır; kalitenin teminatı, devletin bizzat bizim adaletle örülü teminatımız olduğu gerçeğidir. Devlet hukuku, liyakati ve tüm canlıların yaşam hakkını korudukça toplum güçlenir, toplum güçlendikçe de adalet sarsılmaz bir çınar olur.
Bu ilkeli duruş, umutsuzluğa karşı yazılmış güçlü bir manifestodur! Güncel sıkıntılar ne kadar ağır olursa olsun, her satırda umudun adı okunsun ve her yürekte vazgeçmemenin gücü hissedilsin! Gençlerimizin umudu kendi vatanında bulduğu, kadınların, çocukların, doğanın ve sokaktaki her canın adaletin gölgesinde güvenle yaşadığı, bağımsız kalemlerin gerçeği özgürce yazdığı, yolsuzlukların son bulduğu ve kurumların liyakatle yükseldiği bir gelecek, Cumhuriyetin adalet ilkelerine sadık kalmakla mümkündür. Bu nedenle bugün de Cumhuriyetin varlığını korumak, onu her türlü yıpranmadan sakınmak ve daima baş tacı etmek en büyük vazifemizdir. Bu sarsılmaz şuur geleceğe güç verecek, birliğimizi pekiştirecek ve bu aziz millet kendi bağımsızlığının, onurunun ve yarınlarının yegâne güvencesi olan Cumhuriyetten asla vazgeçmeyecektir!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Baş Tacımız Cumhuriyet
İçinde bulunduğumuz bugünün gerçek gündemine ve toplumsal fonuna dürüstçe baktığımızda, hayatımızı doğrudan etkileyen somut sorunlarla karşılaşıyoruz. Enflasyonun artması ve alım gücünün düşmesi, yurttaşlarımızın geçimini her geçen gün daha fazla zorluyor. Ekonomik daralmanın gölgesinde büyüyen gençlerin istihdam sıkıntısı, eğitimli binlerce gencimizi gelecek kaygısıyla baş başa bırakıyor. Emeklerinin karşılığını arayan gençlerin umudu yurt dışında araması, ülkemizin en değerli insan kaynağını aşındırıyor. Kamusal alanda liyakatsizlik örneklerinin görülmesi ve yolsuzlukların artması ise her şeyin temelinde yatan en büyük sarsıntıyı tetikliyor: Adalet duygusunu zedeliyor. Çünkü yaşanan her haksızlık, en sonunda adalet kavramının o koruyucu kalkanına dayanmaktadır.
Bugünün tablosunda vicdanları en derinden yaralayan ve yaşam hakkını doğrudan hedef alan çok acı gerçeklerle yüzleşiyoruz. Kadın cinayetleri, artan çocuk cinayetleri, çocuk intiharları, rant uğruna gerçekleştirilen doğa katliamları ve savunmasız canların hayatına kastedilen hayvan katliamları, kısacası her türlü canlının yaşam hakkı ağır bir tehdit altındadır. Aynı şekilde, kamuoyunu aydınlatma görevi yapan bağımsız gazeteci tutuklamaları, demokratik toplumun temeli olan adalet ve basın özgürlüğü adına derin endişeler yaratmaktadır. Üstelik devletin köklü kurum ve kuruluşlarının bu denli yok olması için çabalayanların olması, kurumsal hafızayı ve adil yönetim anlayışını yıpratmaktadır. Sorunları gizleyerek her şeyin kusursuz olduğu izlenimini vermek ne kadar yanıltıcıysa, toplumu infiale sürüklemek de o kadar yanlıştır. Gerçek gazetecilik yalana ve yanıltıcı söylemlere başvurmadan, infial yaratmadan, sadece gerçek gündemi ve adalet eksenli hakikati sağduyuyla savunmaktır.
Bugünün meselelerini doğru kavramak için tarihsel olayları kendi zamanı içinde, bugünün olaylarıyla asla karıştırmadan ele almak gerekir. Cumhuriyet öncesi padişahlık döneminin tarihsel gerçeklerine baktığımızda, kendi devrine özgü çok ağır bir çöküş tablosu görürüz. O dönemde egemenlik millete değil saltanata aitti ve halk eşit haklara sahip birer yurttaş değil, sarayın tebaası konumundaydı. Hukukun üstünlüğünün değil, saray fermanlarının ve keyfiliğin geçerli olduğu o düzende adalet mekanizması ağır yaralar almıştı. İmparatorluğun son asrında kapitülasyonlar ve dış borçlar yüzünden mali bağımsızlık yitirilmiş, adil paylaşım ortadan kalkmıştı. Hukuk ve eğitim birliğinin olmayışı toplumu yormuş, ağır savaşların sonunda vatan toprakları işgal edilmişti. Saray idaresi ise milletin kurtuluş mücadelesine duyarsız kalarak adaletsizliğe ve çaresizliğe teslim olmuştu.
Tarihin o kırılma anında, padişahlık düzeninin tükendiği ve çarelerin tükendiği sanıldığı günlerde, yeni devletin ve kurtuluşun ateşi yakılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk, Amasya’da yayımladığı o tarihi tamimle, milli mücadelenin temel taşını döşerken şu ölümsüz gerçeği haykırmıştı: "Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." Bu cümlenin taşıdığı mana, ulusal egemenliğin ve adaletin en büyük bildirgesiydi. Çünkü kurtuluşu sarayın lütfunda veya mandacı çözümlerde arayan anlayış tarihe gömülüyor, adil karar yetkisi doğrudan milletin kendi iradesine veriliyordu. Milletin kendi kaderine bizzat sahip çıkması, adı henüz konulmamış Cumhuriyetin ta kendisiydi! İşte o nedenle Cumhuriyet ilan edildi!
İşte o kurucu iradenin zafere ulaştığı gün, bugün Cumhuriyet ilan edildi! Peki Cumhuriyetin ilanı niçin her devirde bu kadar önemlidir? Çünkü Cumhuriyetin ilanında asıl mesele, yalnızca yönetim biçimini değiştirmek değil; toplumun ve devletin birbiriyle kaliteli, güçlü bağlar içinde birbirini beslemesiydi. Bu güçlü bağın harcı ise doğrudan adaletti. Padişahlık devrindeki tebaa anlayışını bitirerek devleti milletin koruyucusu, milleti ise devletin gerçek sahibi kılmak, en temelde adalet kavramını devletin kurucu felsefesi yapmak demekti. Bugün yaşadığımız enflasyon, geçim sıkıntısı, genç işsizliği, liyakat arayışı, kurumsal aşınma ve her şeyden öte kadınların, çocukların, doğanın ve dilsiz dostlarımız olan hayvanların yaşam hakkını savunma zorunluluğu gibi güncel sorunların çözümü de bu kurucu ve adil bağın güçlendirilmesindedir. Zira her şey en sonunda adalet kavramına dayanır; kalitenin teminatı, devletin bizzat bizim adaletle örülü teminatımız olduğu gerçeğidir. Devlet hukuku, liyakati ve tüm canlıların yaşam hakkını korudukça toplum güçlenir, toplum güçlendikçe de adalet sarsılmaz bir çınar olur.
Bu ilkeli duruş, umutsuzluğa karşı yazılmış güçlü bir manifestodur! Güncel sıkıntılar ne kadar ağır olursa olsun, her satırda umudun adı okunsun ve her yürekte vazgeçmemenin gücü hissedilsin! Gençlerimizin umudu kendi vatanında bulduğu, kadınların, çocukların, doğanın ve sokaktaki her canın adaletin gölgesinde güvenle yaşadığı, bağımsız kalemlerin gerçeği özgürce yazdığı, yolsuzlukların son bulduğu ve kurumların liyakatle yükseldiği bir gelecek, Cumhuriyetin adalet ilkelerine sadık kalmakla mümkündür. Bu nedenle bugün de Cumhuriyetin varlığını korumak, onu her türlü yıpranmadan sakınmak ve daima baş tacı etmek en büyük vazifemizdir. Bu sarsılmaz şuur geleceğe güç verecek, birliğimizi pekiştirecek ve bu aziz millet kendi bağımsızlığının, onurunun ve yarınlarının yegâne güvencesi olan Cumhuriyetten asla vazgeçmeyecektir!