Son haftalarda ülkenin dört bir yanında, sokakta, kamu/kurum önlerinde, pazar yerlerinde ve çay ocaklarında hep aynı cümleler dönüp duruyor: "Artık neyin doğru, neyin sahte olduğunu anlayamıyoruz."
İnsanlar yaşananları artık sadece haberlerden değil, birebir hayatlarının içinden takip ediyor. Bir baba sahte diplomayla göreve başlayan bir kamu görevlisini duyduğunda sinirlenmekle kalmıyor; çocuğunun geleceği için endişeye kapılıyor. Bir anne, sınavlarda torpil iddialarını duyunca, sabahın köründe okula giden çocuğunun emeği adına hayal kırıklığı yaşıyor. Herkes aynı soruyu soruyor: "Bu sistemde dürüst kalan ne kaldı?"
Elde taşınan alışveriş poşetleriyle yapılan sohbetlerde sık sık şu cümleye rastlanıyor: "TÜİK enflasyonu yüzde bilmem kaç dedi ama bizim cebimiz öyle demiyor."
Vatandaş artık verileri değil, yaşadığı hayatı baz alıyor. İnsanlar, açıklanan ekonomik rakamlarla market fişleri arasında bağ kuramıyor. Hangi ürünlerle, hangi fiyatlarla bu veriler hesaplanıyor bilen yok. Ekonomiyle uğraşan uzmanlara göre bu bir teknik mesele olabilir ama sokaktaki insanlar için bu bir güven meselesi. Çünkü gerçekle resmi söylem arasındaki fark açıldıkça, toplumun bağları da çözülmeye başlıyor.
Gençlerin dilinde başka bir öfke var. Özellikle sınavlarla ilgili konuşan öğrenciler arasında çok ciddi bir moral bozukluğu hâkim.
Bir lise öğrencisi şöyle diyor: “Gece gündüz çalışıyoruz, sonra bir söylenti çıkıyor: sorular sızdırılmış.”
Üstelik bu sadece bir söylenti değil. Aileler, eğitimciler ve uzmanlar da aynı şüpheyi taşıyor. Sınav sonuçlarının değiştirildiği, torpille bazı kişilerin öne geçirildiği konuşuluyor.
Ve bu iddialara karşı doyurucu bir açıklama gelmemesi, şüpheleri daha da artırıyor.
Bu mesele, sadece bir sınavın adil olup olmadığıyla ilgili değil; bir kuşağın devletine olan güveniyle ilgili.
Bir genç, hayalini kurduğu üniversiteye giremediğinde, bunun nedeninin başka biriyle ilgili torpilli bir müdahale olduğunu düşünüyorsa, o ülkede adaletin yerini kuşku almış demektir.
Yalnızca gençler değil, emekli bir memur da şöyle diyor: “Sahte diplomayla bir yere gelmiş adam, sonra bizim emekli olduğumuz kurumu yönetiyor.”
Bu tarz haberler, sıradan vatandaşın zihninde büyük bir travmaya yol açıyor. Çünkü bir kişinin sahte evrakla bir yere gelmiş olması, o kurumda görev yapan herkesi töhmet altında bırakıyor. "Bu kadar basit mi yani, biz yıllar boyu emek verdik, o elini kolunu sallayarak içeri giriyor."
Sahte belgenin arkasında sadece bireysel bir yolsuzluk değil, sistemin içinde göz yuman, denetlemeyen, koruyan katmanlar olduğu düşünülüyor. Ve bu da bireyin öfkesini yönetenlere değil, sisteme yöneltmesine neden oluyor.
Öte yandan artık veri güvenliği, sadece teknoloji uzmanlarının değil, sıradan vatandaşın da gündeminde.
Bir belediye otobüsünde kulağımıza çalınan bir sohbetten şu cümle geçiyor: “Bilmiyorum ki, kimliğimi kaç kişi aldı, kaç yerde dolanıyor bilgilerimiz.”
İnsanlar kendi bilgileriyle ilgili çaresiz hissediyor.
Çünkü kimlik bilgileri, sağlık geçmişi, eğitim kayıtları… Bunların kimlerin eline geçtiği meçhul. Devletin koruması gereken dijital alan, şu an adeta herkesin eline açık bir pazar yerine dönmüş gibi.
Ve bu da vatandaşın devlete duyduğu güveni sarsıyor. Çünkü insan, en temel hakkı olan gizliliği bile koruyamayacağına inandığı bir sistemde, aidiyet hissini de kaybediyor.
Tüm bu konuşmalar, duyumlar, endişeler bir noktaya varıyor: "Böyle gitmez, bir şeylerin değişmesi lazım."
Sokaktaki insanlar artık sadece çözüm istemiyor; radikal bir temizlik arıyor.
Kimse sadece birkaç kişinin görevden alınmasıyla yetinmek niyetinde değil.
Çünkü ortada basit bir hata değil, bir zihniyet meselesi var.
İnsanlar torpili, kayırmacılığı, sahteciliği, “idare et” kültürünü sıfırlamak istiyor.
“Bu ülke yeniden ayağa kalkacaksa, önce adaletle kalkacak” diyorlar.
Sistemin sıfırlanması artık dijital değil, ahlaki bir zorunluluk olarak görülüyor.
Bütün bu anlatılanlar, sadece bugüne dair değil. Bu sesler, bu tepkiler, bu arayışlar… Hepsi yarına dair bir uyarı. Bugün susanlar, yarın susacak bir ülke bulamayabilir.
Ve her duyduğumuzda aklımıza düşen cümle hep aynı: Biri artık bize gerçeği söylesin.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Biri Bize Gerçeği Söylesin!
Son haftalarda ülkenin dört bir yanında, sokakta, kamu/kurum önlerinde, pazar yerlerinde ve çay ocaklarında hep aynı cümleler dönüp duruyor:
"Artık neyin doğru, neyin sahte olduğunu anlayamıyoruz."
İnsanlar yaşananları artık sadece haberlerden değil, birebir hayatlarının içinden takip ediyor. Bir baba sahte diplomayla göreve başlayan bir kamu görevlisini duyduğunda sinirlenmekle kalmıyor; çocuğunun geleceği için endişeye kapılıyor. Bir anne, sınavlarda torpil iddialarını duyunca, sabahın köründe okula giden çocuğunun emeği adına hayal kırıklığı yaşıyor. Herkes aynı soruyu soruyor: "Bu sistemde dürüst kalan ne kaldı?"
Elde taşınan alışveriş poşetleriyle yapılan sohbetlerde sık sık şu cümleye rastlanıyor:
"TÜİK enflasyonu yüzde bilmem kaç dedi ama bizim cebimiz öyle demiyor."
Vatandaş artık verileri değil, yaşadığı hayatı baz alıyor. İnsanlar, açıklanan ekonomik rakamlarla market fişleri arasında bağ kuramıyor. Hangi ürünlerle, hangi fiyatlarla bu veriler hesaplanıyor bilen yok. Ekonomiyle uğraşan uzmanlara göre bu bir teknik mesele olabilir ama sokaktaki insanlar için bu bir güven meselesi. Çünkü gerçekle resmi söylem arasındaki fark açıldıkça, toplumun bağları da çözülmeye başlıyor.
Gençlerin dilinde başka bir öfke var. Özellikle sınavlarla ilgili konuşan öğrenciler arasında çok ciddi bir moral bozukluğu hâkim.
Bir lise öğrencisi şöyle diyor:
“Gece gündüz çalışıyoruz, sonra bir söylenti çıkıyor: sorular sızdırılmış.”
Üstelik bu sadece bir söylenti değil. Aileler, eğitimciler ve uzmanlar da aynı şüpheyi taşıyor.
Sınav sonuçlarının değiştirildiği, torpille bazı kişilerin öne geçirildiği konuşuluyor.
Ve bu iddialara karşı doyurucu bir açıklama gelmemesi, şüpheleri daha da artırıyor.
Bu mesele, sadece bir sınavın adil olup olmadığıyla ilgili değil; bir kuşağın devletine olan güveniyle ilgili.
Bir genç, hayalini kurduğu üniversiteye giremediğinde, bunun nedeninin başka biriyle ilgili torpilli bir müdahale olduğunu düşünüyorsa, o ülkede adaletin yerini kuşku almış demektir.
Yalnızca gençler değil, emekli bir memur da şöyle diyor:
“Sahte diplomayla bir yere gelmiş adam, sonra bizim emekli olduğumuz kurumu yönetiyor.”
Bu tarz haberler, sıradan vatandaşın zihninde büyük bir travmaya yol açıyor. Çünkü bir kişinin sahte evrakla bir yere gelmiş olması, o kurumda görev yapan herkesi töhmet altında bırakıyor.
"Bu kadar basit mi yani, biz yıllar boyu emek verdik, o elini kolunu sallayarak içeri giriyor."
Sahte belgenin arkasında sadece bireysel bir yolsuzluk değil, sistemin içinde göz yuman, denetlemeyen, koruyan katmanlar olduğu düşünülüyor. Ve bu da bireyin öfkesini yönetenlere değil, sisteme yöneltmesine neden oluyor.
Öte yandan artık veri güvenliği, sadece teknoloji uzmanlarının değil, sıradan vatandaşın da gündeminde.
Bir belediye otobüsünde kulağımıza çalınan bir sohbetten şu cümle geçiyor:
“Bilmiyorum ki, kimliğimi kaç kişi aldı, kaç yerde dolanıyor bilgilerimiz.”
İnsanlar kendi bilgileriyle ilgili çaresiz hissediyor.
Çünkü kimlik bilgileri, sağlık geçmişi, eğitim kayıtları… Bunların kimlerin eline geçtiği meçhul.
Devletin koruması gereken dijital alan, şu an adeta herkesin eline açık bir pazar yerine dönmüş gibi.
Ve bu da vatandaşın devlete duyduğu güveni sarsıyor. Çünkü insan, en temel hakkı olan gizliliği bile koruyamayacağına inandığı bir sistemde, aidiyet hissini de kaybediyor.
Tüm bu konuşmalar, duyumlar, endişeler bir noktaya varıyor:
"Böyle gitmez, bir şeylerin değişmesi lazım."
Sokaktaki insanlar artık sadece çözüm istemiyor; radikal bir temizlik arıyor.
Kimse sadece birkaç kişinin görevden alınmasıyla yetinmek niyetinde değil.
Çünkü ortada basit bir hata değil, bir zihniyet meselesi var.
İnsanlar torpili, kayırmacılığı, sahteciliği, “idare et” kültürünü sıfırlamak istiyor.
“Bu ülke yeniden ayağa kalkacaksa, önce adaletle kalkacak” diyorlar.
Sistemin sıfırlanması artık dijital değil, ahlaki bir zorunluluk olarak görülüyor.
Bütün bu anlatılanlar, sadece bugüne dair değil. Bu sesler, bu tepkiler, bu arayışlar… Hepsi yarına dair bir uyarı.
Bugün susanlar, yarın susacak bir ülke bulamayabilir.
Ve her duyduğumuzda aklımıza düşen cümle hep aynı:
Biri artık bize gerçeği söylesin.