Birkaç ilde meyve ve sebze üreticileriyle aynı sofraya oturdum, tarlalarında yürüdüm, anlattıklarını dinledim. Karşımda toprağı yalnızca geçim kaynağı olarak gören insanlar yoktu. Beş, altı kuşaktır aynı arazide üretim yapan, dedesinden kalan ağacı budayan, babasının açtığı su yolunu hâlâ kullanan aileler vardı. Fakat bugün çiftçilikten söz ederken “üretiyoruz” demekten çok “dayanmaya çalışıyoruz” diyorlardı.
Yaşlı bir üretici avucuna aldığı toprağı göstererek şöyle söyledi.
“Eskiden hayvan gübresini verirdik, toprak karşılığını verirdi. Şimdi aynı yöntemle aynı verimi alamıyoruz. Takviye yapmazsak ürün yetişmiyor, yapsak maliyetin altından kalkamıyoruz.”
Bu söz yalnızca gübre meselesini anlatmıyor. Toprağın yorulduğunu, iklimin değiştiğini, hastalıkların arttığını ve üreticinin bilgiyle, bilimle, doğru analizle yeterince buluşturulamadığını gösteriyor. Çiftçi artık tarlasına ne vereceğini değil, hangi maliyeti daha ne kadar erteleyebileceğini düşünüyor. Gübreyi azaltırsa verim düşüyor. İlacı azaltırsa ürün zarar görüyor. Sulamayı azaltırsa meyve gelişmiyor. Hepsini zamanında yaparsa bu kez üretim maliyeti satış fiyatını geçiyor.
Tohum ve fide konusunda da ciddi bir güvensizlik oluşmuş durumda. Üreticiler, ziraat kuruluşlarından, kamu kurumlarından veya piyasadan temin ettikleri bazı tohum ve fidelerin eski çeşitler kadar dayanıklı olmadığını düşünüyor. İlk yıllarda iyi görünen ürünlerin sonraki dönemlerde kalitesinin ve veriminin düştüğünü anlatıyorlar. Bu değerlendirmelerin bilimsel olarak araştırılması gerekir. Çünkü çiftçinin yaşadığı sorun yalnızca bir algı olarak görülmemeli, tarladaki sonuçlarla birlikte incelenmelidir. Üreticiye tohum vermek yetmez. O tohumun toprağa, iklime, suya ve bölgenin üretim kültürüne uygun olup olmadığı da izlenmelidir.
Bir başka üretici, kasalara doldurduğu sebzeleri göstererek şunu söyledi.
“Ürün var ama değer yok. Bizim domatesimiz tezgahta pahalı, tarlada ucuz. Aradaki mesafe birkaç kilometre ama fiyatın arası uçurum.”
Küçük üretici, büyük üretim ve dağıtım zincirleri karşısında görünmez hâle geliyor. Ürünü kaliteli olsa bile pazara düzenli ulaşamıyor. Alıcı bulduğunda fiyatı kendisi belirleyemiyor. Bir yıl ürün para ediyor, ertesi yıl aynı ürünü toplamak bile zarar yazıyor. Üretici tarlada risk alıyor, hava şartlarına karşı mücadele ediyor, aylarca emek veriyor ama kazancın önemli kısmı üretimden sonraki aşamalarda oluşuyor.
Üstelik artık ürünü yetiştirmek kadar toplamak da zor. Köylerde çalışacak insan sayısı azalıyor. Mevsimlik işçi bulunduğunda ücretler üreticinin gücünü aşıyor. Bulunamadığında ise dalındaki meyve zamanında toplanamıyor. Çiftçi ailesiyle birlikte sabahın ilk ışığında tarlaya giriyor, gecenin yorgunluğuyla evine dönüyor. Bütün bu emeğin sonunda elinde kalan para, bazen bir sonraki yılın mazotuna ve gübresine bile yetmiyor.
Gençler neden köyde kalmıyor diye soruyoruz. Cevap aslında köyün içinde duruyor. Okulu kapanmış, sağlık ocağı uzaklaşmış, sosyal alanı kalmamış, ulaşımı sınırlı bir yerde gençlerin hayat kurmasını bekliyoruz. Köyü yalnızca üretim alanı olarak görüyor, orada yaşayan insanların eğitim, sağlık, kültür ve sosyal yaşam ihtiyacını unutuyoruz. Oysa başka ülkelerde kırsal kalkınma yalnızca traktör ve gübre desteği üzerinden değerlendirilmez. Köyde yaşamanın kalitesi de tarım politikasının bir parçası kabul edilir.
Bugün bazı köylere şehirlerden yeni insanlar geliyor. Fakat çoğu üretim yapmak için değil, emeklilik yıllarını daha sakin geçirmek için geliyor. Temiz hava, sessizlik, su ve stresten uzak yaşam insanları kırsala çekiyor. Bu elbette kıymetlidir. Ancak köy nüfusu artarken üretici sayısı azalıyorsa orada gerçek anlamda bir kırsal kalkınmadan söz edemeyiz. Köy, yalnızca dinlenilecek bir manzaraya dönüşürse tarla kimin eliyle işlenecek, bahçedeki ürün kim tarafından toplanacak?
Büyükşehir düzenlemelerinin köy yaşamındaki etkileri de üreticilerin en fazla dile getirdiği konular arasında. Bir çiftçi durumu tek cümleyle anlattı.
“Toprağımızdan çıkan suya para veriyoruz. Tarlamızı o suyla suluyoruz ama suyu taşıyan boru patladığında günlerce bekliyoruz.”
Su pahalı, altyapı eski, borular sürekli arızalanıyor. Ahır yapmak, mevcut yapıyı düzenlemek veya üretim için yeni bir alan oluşturmak giderek daha karmaşık hâle geliyor. Köylerin mahalleye dönüşmesi yalnızca tabelaları değiştirmedi. Ortak yaşam kültürünü de etkiledi. Eskiden imeceyle yapılan işler bugün ücret karşılığında bile yapılamıyor. Akrabalar uzaklaştı, ortak sorumluluk azaldı, köylülük bilinci zayıfladı.
Çiftçinin devletten istediği yalnızca para değil. Bunu özellikle vurguluyorlar. Güvenilir tohum, bölgeye uygun fide, çalışan sulama sistemi, ulaşılabilir tarım danışmanlığı, uygun maliyetli enerji, ürününü değerinde satabileceği pazar ve çocuklarının köyde yaşayabileceği sosyal imkân istiyorlar.
Bir üreticinin söylediği şu söz, anlatılanların tamamını özetliyordu.
“Bize para verip gönderilmek istemiyoruz. Üretebileceğimiz şartları kurun. Biz zaten çalışmayı biliyoruz.”
Çiftçiye değer vermek, yalnızca hasat zamanı fotoğraf çektirmek değildir. Onun ürününü daha tarladayken korumak, maliyetini hesaplamak, emeğinin karşılığını almasını sağlamak ve gelecek yıl yeniden ekim yapabilecek gücü bırakmaktır. Destek, çiftçiyi geçici olarak rahatlatan bir ödeme değil, üretme kapasitesini kalıcı biçimde güçlendiren bir sistem olmalıdır.
Bugün çiftçinin bulunduğu yer, üretim ile vazgeçiş arasındaki dar çizgidir. Çiftçi toprağını terk etmek istemiyor. Fakat şartlar ağırlaştıkça toprak, sahibini üzerinde tutmakta zorlanıyor. Bir kuşak daha vazgeçerse yalnızca birkaç tarla boş kalmayacak. Bilgi kaybolacak, yerel çeşitler kaybolacak, imece kültürü kaybolacak ve ülkenin gıda güvencesi daha kırılgan hâle gelecektir.
Çiftçiye acımak gerekmiyor. Çiftçi acınacak değil, hakkı teslim edilecek insandır. Çünkü o yalnızca sebze ve meyve üretmiyor. Şehrin sofrasını, ülkenin geleceğini ve toprağın hafızasını ayakta tutuyor.
Şimdi yapılması gereken çiftçiye “Ne kadar destek verelim?” diye sormaktan önce, “Üretmeye devam edebilmen için önünden hangi engelleri kaldıralım?” diye sormaktır.
Çünkü çiftçi üretmekten vazgeçmedi. Yalnızca emeğinin görülmesini, sesinin duyulmasını ve toprağın kendisine yeniden hayat verebilmesini istiyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Çiftçi Üretmiyor Değil, Ayakta Kalmaya Çalışıyor
Birkaç ilde meyve ve sebze üreticileriyle aynı sofraya oturdum, tarlalarında yürüdüm, anlattıklarını dinledim. Karşımda toprağı yalnızca geçim kaynağı olarak gören insanlar yoktu. Beş, altı kuşaktır aynı arazide üretim yapan, dedesinden kalan ağacı budayan, babasının açtığı su yolunu hâlâ kullanan aileler vardı. Fakat bugün çiftçilikten söz ederken “üretiyoruz” demekten çok “dayanmaya çalışıyoruz” diyorlardı.
Yaşlı bir üretici avucuna aldığı toprağı göstererek şöyle söyledi.
“Eskiden hayvan gübresini verirdik, toprak karşılığını verirdi. Şimdi aynı yöntemle aynı verimi alamıyoruz. Takviye yapmazsak ürün yetişmiyor, yapsak maliyetin altından kalkamıyoruz.”
Bu söz yalnızca gübre meselesini anlatmıyor. Toprağın yorulduğunu, iklimin değiştiğini, hastalıkların arttığını ve üreticinin bilgiyle, bilimle, doğru analizle yeterince buluşturulamadığını gösteriyor. Çiftçi artık tarlasına ne vereceğini değil, hangi maliyeti daha ne kadar erteleyebileceğini düşünüyor. Gübreyi azaltırsa verim düşüyor. İlacı azaltırsa ürün zarar görüyor. Sulamayı azaltırsa meyve gelişmiyor. Hepsini zamanında yaparsa bu kez üretim maliyeti satış fiyatını geçiyor.
Tohum ve fide konusunda da ciddi bir güvensizlik oluşmuş durumda. Üreticiler, ziraat kuruluşlarından, kamu kurumlarından veya piyasadan temin ettikleri bazı tohum ve fidelerin eski çeşitler kadar dayanıklı olmadığını düşünüyor. İlk yıllarda iyi görünen ürünlerin sonraki dönemlerde kalitesinin ve veriminin düştüğünü anlatıyorlar. Bu değerlendirmelerin bilimsel olarak araştırılması gerekir. Çünkü çiftçinin yaşadığı sorun yalnızca bir algı olarak görülmemeli, tarladaki sonuçlarla birlikte incelenmelidir. Üreticiye tohum vermek yetmez. O tohumun toprağa, iklime, suya ve bölgenin üretim kültürüne uygun olup olmadığı da izlenmelidir.
Bir başka üretici, kasalara doldurduğu sebzeleri göstererek şunu söyledi.
“Ürün var ama değer yok. Bizim domatesimiz tezgahta pahalı, tarlada ucuz. Aradaki mesafe birkaç kilometre ama fiyatın arası uçurum.”
Küçük üretici, büyük üretim ve dağıtım zincirleri karşısında görünmez hâle geliyor. Ürünü kaliteli olsa bile pazara düzenli ulaşamıyor. Alıcı bulduğunda fiyatı kendisi belirleyemiyor. Bir yıl ürün para ediyor, ertesi yıl aynı ürünü toplamak bile zarar yazıyor. Üretici tarlada risk alıyor, hava şartlarına karşı mücadele ediyor, aylarca emek veriyor ama kazancın önemli kısmı üretimden sonraki aşamalarda oluşuyor.
Üstelik artık ürünü yetiştirmek kadar toplamak da zor. Köylerde çalışacak insan sayısı azalıyor. Mevsimlik işçi bulunduğunda ücretler üreticinin gücünü aşıyor. Bulunamadığında ise dalındaki meyve zamanında toplanamıyor. Çiftçi ailesiyle birlikte sabahın ilk ışığında tarlaya giriyor, gecenin yorgunluğuyla evine dönüyor. Bütün bu emeğin sonunda elinde kalan para, bazen bir sonraki yılın mazotuna ve gübresine bile yetmiyor.
Gençler neden köyde kalmıyor diye soruyoruz. Cevap aslında köyün içinde duruyor. Okulu kapanmış, sağlık ocağı uzaklaşmış, sosyal alanı kalmamış, ulaşımı sınırlı bir yerde gençlerin hayat kurmasını bekliyoruz. Köyü yalnızca üretim alanı olarak görüyor, orada yaşayan insanların eğitim, sağlık, kültür ve sosyal yaşam ihtiyacını unutuyoruz. Oysa başka ülkelerde kırsal kalkınma yalnızca traktör ve gübre desteği üzerinden değerlendirilmez. Köyde yaşamanın kalitesi de tarım politikasının bir parçası kabul edilir.
Bugün bazı köylere şehirlerden yeni insanlar geliyor. Fakat çoğu üretim yapmak için değil, emeklilik yıllarını daha sakin geçirmek için geliyor. Temiz hava, sessizlik, su ve stresten uzak yaşam insanları kırsala çekiyor. Bu elbette kıymetlidir. Ancak köy nüfusu artarken üretici sayısı azalıyorsa orada gerçek anlamda bir kırsal kalkınmadan söz edemeyiz. Köy, yalnızca dinlenilecek bir manzaraya dönüşürse tarla kimin eliyle işlenecek, bahçedeki ürün kim tarafından toplanacak?
Büyükşehir düzenlemelerinin köy yaşamındaki etkileri de üreticilerin en fazla dile getirdiği konular arasında. Bir çiftçi durumu tek cümleyle anlattı.
“Toprağımızdan çıkan suya para veriyoruz. Tarlamızı o suyla suluyoruz ama suyu taşıyan boru patladığında günlerce bekliyoruz.”
Su pahalı, altyapı eski, borular sürekli arızalanıyor. Ahır yapmak, mevcut yapıyı düzenlemek veya üretim için yeni bir alan oluşturmak giderek daha karmaşık hâle geliyor. Köylerin mahalleye dönüşmesi yalnızca tabelaları değiştirmedi. Ortak yaşam kültürünü de etkiledi. Eskiden imeceyle yapılan işler bugün ücret karşılığında bile yapılamıyor. Akrabalar uzaklaştı, ortak sorumluluk azaldı, köylülük bilinci zayıfladı.
Çiftçinin devletten istediği yalnızca para değil. Bunu özellikle vurguluyorlar. Güvenilir tohum, bölgeye uygun fide, çalışan sulama sistemi, ulaşılabilir tarım danışmanlığı, uygun maliyetli enerji, ürününü değerinde satabileceği pazar ve çocuklarının köyde yaşayabileceği sosyal imkân istiyorlar.
Bir üreticinin söylediği şu söz, anlatılanların tamamını özetliyordu.
“Bize para verip gönderilmek istemiyoruz. Üretebileceğimiz şartları kurun. Biz zaten çalışmayı biliyoruz.”
Çiftçiye değer vermek, yalnızca hasat zamanı fotoğraf çektirmek değildir. Onun ürününü daha tarladayken korumak, maliyetini hesaplamak, emeğinin karşılığını almasını sağlamak ve gelecek yıl yeniden ekim yapabilecek gücü bırakmaktır. Destek, çiftçiyi geçici olarak rahatlatan bir ödeme değil, üretme kapasitesini kalıcı biçimde güçlendiren bir sistem olmalıdır.
Bugün çiftçinin bulunduğu yer, üretim ile vazgeçiş arasındaki dar çizgidir. Çiftçi toprağını terk etmek istemiyor. Fakat şartlar ağırlaştıkça toprak, sahibini üzerinde tutmakta zorlanıyor. Bir kuşak daha vazgeçerse yalnızca birkaç tarla boş kalmayacak. Bilgi kaybolacak, yerel çeşitler kaybolacak, imece kültürü kaybolacak ve ülkenin gıda güvencesi daha kırılgan hâle gelecektir.
Çiftçiye acımak gerekmiyor. Çiftçi acınacak değil, hakkı teslim edilecek insandır. Çünkü o yalnızca sebze ve meyve üretmiyor. Şehrin sofrasını, ülkenin geleceğini ve toprağın hafızasını ayakta tutuyor.
Şimdi yapılması gereken çiftçiye “Ne kadar destek verelim?” diye sormaktan önce, “Üretmeye devam edebilmen için önünden hangi engelleri kaldıralım?” diye sormaktır.
Çünkü çiftçi üretmekten vazgeçmedi. Yalnızca emeğinin görülmesini, sesinin duyulmasını ve toprağın kendisine yeniden hayat verebilmesini istiyor.