Doğduğumuz yerde doymak, bu ülkenin en sade ve en iddialı hedefidir. Bugün şehirlerimizde üst üste binen sosyal, kültürel ve ekonomik sorunların ana nedeni plansız büyümedir. Şehirleşme; insan, mekân, ekoloji ve ekonomi arasında yapılan bir sözleşmedir. Bu sözleşme ciddiye alınmadıkça taşra göç verir, metropoller tıkanır, yaşam kalitesi düşer. Oysa her kentin ülkeye düşen payını ve üretebilme kapasitesini kendi toprağında gerçekleştirebileceği koşulları kurabiliriz.
Planlama demokrasiyi daraltmaz, büyütür. İlkesel çerçeve: bilimsel öngörü, laik ve çağdaş yönetim, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, katılımcılık ve yerindenlik. Kararlar; yerel halk, meslek odaları ve sivil toplumun açık katılımıyla alınmalı, parsel değil mahalle-vadi ölçeğinde ele alınmalıdır. Böylece kent, merkezden beslenen bir yük olmaz; kendi kaslarını güçlendiren bir üretim odağı olur. Plan; iklim riskleri, su varlıkları, tarım havzaları ve kültürel mirası birlikte görmelidir.
Dünya standartları bir afiş değil, tutarlı süreçtir. Freiburg’un Vauban’ında otomobil misafir, yaya-çocuk ev sahibidir. Kopenhag’da bisiklet iskelet; Barcelona’nın süper blokları sokaklara nefes verir. Seul, Cheonggyecheon’u betondan kurtarıp ekolojik koridora dönüştürdü. Ortak nokta; kısa vadeli imar kazancı yerine uzun vadeli kamusal iyiliktir.
Şimdi tanıdık bir sayfayı açalım. Yeşil alan “geçici” otoparka, dere yatağı “kazanım alanına”, tarihî doku “fonksiyon güncellemesine” dönüştüğünde işler tıkırında zannediyoruz. İlk sağanakta su, betonla hatıra fotoğrafı çektiriyor; biz de yeni kavşak açılışıyla problemi bir sonraki kavşağa terfi ettiriyoruz. Sonsuz şerit ve dev alışveriş merkezleriyle övünen şehir, aslında yürümekten vazgeçmiş şehirdir. Gerçek prestij; güvenli yaya yolu, gölge veren ağaç ve yaşayan meydandır.
Karar vericilere çağrım: İmar aflarına son verin; mikro-bölgeleme ile afet riskini okuyun; yatay ve iklime uyumlu yerleşimi önceleyin. Yeşil altyapıyı-yağmur bahçeleri, geçirgen yüzeyler, sel koridorları-gri altyapıyla eşitleyin. Toplu taşımayı arsa değerlerini yöneten bir araç gibi kurgulayın; konut, istihdam ve hizmetleri karma kullanımla yakınlaştırın. Sosyal konut ve kooperatif modellerini ölçekleyin. Tarım havzaları ve su varlıklarını stratejik ekosistem olarak koruyun. 5-10-30 yıllık hedefleri panellerle izleyin; katılımcı bütçe ve mahalle meclisleriyle söz hakkını kurumsallaştırın.
Kent sakinlerine hatırlatmam net: Kent yalnızca “hizmet” beklediğimiz yer değil; ortak evimizdir. Kent konseylerine katılmak, kooperatifleşmek, yerel üreticiyi desteklemek, toplu taşımayı ve bisikleti tercih etmek-bunların her biri yurttaşlık pratiğidir. İklim, gıda, güvenlik ve sosyal krizler tesadüf değil; yapısal sonuçlardır. Yapısal sorunları yapısal cesaretle çözeriz. Her kentin üretme kapasitesi kendi şehrinde filizlenirse göç mecburiyet olmaktan çıkar. Bu ülke, doğduğumuz yerde doyabileceğimiz bir geleceği kuracak güce sahiptir; yeter ki planı günü değil, yarını korumak için yapalım.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Doğduğumuz yerde doymak…
Doğduğumuz yerde doymak, bu ülkenin en sade ve en iddialı hedefidir. Bugün şehirlerimizde üst üste binen sosyal, kültürel ve ekonomik sorunların ana nedeni plansız büyümedir. Şehirleşme; insan, mekân, ekoloji ve ekonomi arasında yapılan bir sözleşmedir. Bu sözleşme ciddiye alınmadıkça taşra göç verir, metropoller tıkanır, yaşam kalitesi düşer. Oysa her kentin ülkeye düşen payını ve üretebilme kapasitesini kendi toprağında gerçekleştirebileceği koşulları kurabiliriz.
Planlama demokrasiyi daraltmaz, büyütür. İlkesel çerçeve: bilimsel öngörü, laik ve çağdaş yönetim, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, katılımcılık ve yerindenlik. Kararlar; yerel halk, meslek odaları ve sivil toplumun açık katılımıyla alınmalı, parsel değil mahalle-vadi ölçeğinde ele alınmalıdır. Böylece kent, merkezden beslenen bir yük olmaz; kendi kaslarını güçlendiren bir üretim odağı olur. Plan; iklim riskleri, su varlıkları, tarım havzaları ve kültürel mirası birlikte görmelidir.
Dünya standartları bir afiş değil, tutarlı süreçtir. Freiburg’un Vauban’ında otomobil misafir, yaya-çocuk ev sahibidir. Kopenhag’da bisiklet iskelet; Barcelona’nın süper blokları sokaklara nefes verir. Seul, Cheonggyecheon’u betondan kurtarıp ekolojik koridora dönüştürdü. Ortak nokta; kısa vadeli imar kazancı yerine uzun vadeli kamusal iyiliktir.
Şimdi tanıdık bir sayfayı açalım. Yeşil alan “geçici” otoparka, dere yatağı “kazanım alanına”, tarihî doku “fonksiyon güncellemesine” dönüştüğünde işler tıkırında zannediyoruz. İlk sağanakta su, betonla hatıra fotoğrafı çektiriyor; biz de yeni kavşak açılışıyla problemi bir sonraki kavşağa terfi ettiriyoruz. Sonsuz şerit ve dev alışveriş merkezleriyle övünen şehir, aslında yürümekten vazgeçmiş şehirdir. Gerçek prestij; güvenli yaya yolu, gölge veren ağaç ve yaşayan meydandır.
Karar vericilere çağrım: İmar aflarına son verin; mikro-bölgeleme ile afet riskini okuyun; yatay ve iklime uyumlu yerleşimi önceleyin. Yeşil altyapıyı-yağmur bahçeleri, geçirgen yüzeyler, sel koridorları-gri altyapıyla eşitleyin. Toplu taşımayı arsa değerlerini yöneten bir araç gibi kurgulayın; konut, istihdam ve hizmetleri karma kullanımla yakınlaştırın. Sosyal konut ve kooperatif modellerini ölçekleyin. Tarım havzaları ve su varlıklarını stratejik ekosistem olarak koruyun. 5-10-30 yıllık hedefleri panellerle izleyin; katılımcı bütçe ve mahalle meclisleriyle söz hakkını kurumsallaştırın.
Kent sakinlerine hatırlatmam net: Kent yalnızca “hizmet” beklediğimiz yer değil; ortak evimizdir. Kent konseylerine katılmak, kooperatifleşmek, yerel üreticiyi desteklemek, toplu taşımayı ve bisikleti tercih etmek-bunların her biri yurttaşlık pratiğidir. İklim, gıda, güvenlik ve sosyal krizler tesadüf değil; yapısal sonuçlardır. Yapısal sorunları yapısal cesaretle çözeriz. Her kentin üretme kapasitesi kendi şehrinde filizlenirse göç mecburiyet olmaktan çıkar. Bu ülke, doğduğumuz yerde doyabileceğimiz bir geleceği kuracak güce sahiptir; yeter ki planı günü değil, yarını korumak için yapalım.