Sabah işe gitmek için evden çıkan bir işçi… Servis ücretine gelen artışı hesaplıyor. Kendi aracıyla giden biri ise akaryakıt tabelasına bakıp gününü yeniden planlıyor. Bir gün indirim, ertesi gün zam. Peki bu dalgalanma sadece pompada mı kalıyor?
Akaryakıt fiyatı arttığında sadece depoyu doldurmak pahalılaşmıyor. Tarladan çıkan ürünün şehre gelişi, şehirdeki rafın fiyatı, hatta okul servisi bile bu zincirin bir halkası oluyor. Çiftçi mazotu daha pahalıya alıyor, nakliyeci maliyeti ekliyor, market rafı sessizce değişiyor. Asıl soru şu: Bu yük zincirin en sonunda kimin omzuna kalıyor?
İnşaatta çalışan bir işçi düşünelim. Günlük yevmiyesi belli. Ama ulaşım masrafı artıyor, öğle yemeği artıyor, evine götürdüğü ekmeğin fiyatı artıyor. Geliri aynı kalırken gideri büyüyen bir hayat. Bu denge ne kadar sürdürülebilir? Tam da burada bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını arayan milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini kaybederler.” Bu söz, sadece çalışmayı değil, emeğin karşılığını adil şekilde alabilmeyi de hatırlatır.
Mart ayında açıklanan işçi kayıpları ise başka bir gerçeği hatırlatıyor. 148 hayat. Sayı olarak geçiyor ama her biri bir aile, bir hikâye. Aralarında çocuklar var, tarım emekçileri var. Biz büyümeyi konuşurken güvenliği ne kadar konuşuyoruz? Üretimin hızını artırırken insanın değerini aynı hızla koruyabiliyor muyuz? Çünkü Atatürk’ün ifade ettiği gibi “İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırarak, karşılıklı sevgi ve saygıyı artırmaktır.” Bu yaklaşım, çalışma hayatında da güvenliğin ve insan onurunun merkezde olması gerektiğini anlatır.
Tarım tarafında don riski konuşuluyor. Çiftçi bir yandan doğayla mücadele ederken diğer yandan maliyetle baş etmeye çalışıyor. Destekler yeterli mi sorusu her sezon yeniden soruluyor. Çünkü üretici ayakta kalamazsa şehirdeki tüketici de rahat edemiyor. Bu kadar açık bir denklemde hâlâ neden aynı sorunları tekrar yaşıyoruz?
Emekli, aldığı maaşla ay sonunu getirmeye çalışıyor. Asgari ücretli, ay ortasında hesabını yeniden yapıyor. Gençler burs ve sınav gündemiyle geleceklerini planlamaya çalışıyor. Aynı anda farklı hayatlar ama ortak bir kaygı var. Geçim. Hafta sonu geldiğinde şehirde konserler, etkinlikler, kalabalıklar… İnsanlar nefes almak istiyor. Birkaç saatliğine de olsa gündemin ağırlığını bırakmak istiyor. Bu da çok insani. Ama o kalabalığın içinde bile aynı cümle dolaşıyor: “Her şey çok hızlı değişiyor.”
Burada durup sakin bir soru sormak gerekiyor. Biz gerçekten neye ihtiyaç duyuyoruz?
Daha yüksek maaş mı, daha düşük fiyat mı, yoksa daha öngörülebilir bir hayat mı? Belki de hepsi. Ama en temelde ihtiyaç duyulan şey denge.
Üretimde denge
Ücrette denge
Fiyatta denge
Ve en önemlisi insan hayatında denge
Bu dengeyi kurmanın yolu ise aslında çok net. Herkesin görevini liyakatle yaptığı bir düzen. Bilginin, emeğin ve sorumluluğun hakkıyla karşılık bulduğu bir sistem. Ve bununla birlikte toplumun koyduğu kuralların ve anayasanın herkese eşit şekilde uygulandığı bir yapı. Çünkü adaletin olmadığı yerde ekonomik denge de kalıcı olmaz. Güvenin olmadığı yerde üretim de sürdürülebilir olmaz.
Çünkü ekonomi sadece rakamlardan ibaret değil. Ekonomi, sabah işe giden insanın akşam evine ne götürebildiğiyle ölçülür. Atatürk’ün şu sözü de bu gerçeği tamamlar niteliktedir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu ifade, ortak kaderi ve ortak sorumluluğu anlatır. Yani mesele sadece bireysel değil, toplumsal bir denge meselesidir.
Bugün tartışılan her başlık aslında tek bir noktada birleşiyor. İnsanın insanca yaşayabilmesi.
Ve belki de en kritik soru şu: Geleceği nasıl inşa edeceğiz?
Cevap çok karmaşık değil. Herkes işini doğru yaparsa, liyakat esas alınırsa, hukuk herkese eşit uygulanırsa ve üretimin merkezine insan konulursa… O zaman sadece bugünü değil, yarını da daha sağlam kurabiliriz.
Çünkü bu ülkenin gücü; tabelalardaki rakamlarda değil, o tabelaya bakıp hayatını kurmaya çalışan insanların direncinde gizli…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Geçim Dengesi Arayışı
Sabah işe gitmek için evden çıkan bir işçi… Servis ücretine gelen artışı hesaplıyor. Kendi aracıyla giden biri ise akaryakıt tabelasına bakıp gününü yeniden planlıyor. Bir gün indirim, ertesi gün zam. Peki bu dalgalanma sadece pompada mı kalıyor?
Akaryakıt fiyatı arttığında sadece depoyu doldurmak pahalılaşmıyor. Tarladan çıkan ürünün şehre gelişi, şehirdeki rafın fiyatı, hatta okul servisi bile bu zincirin bir halkası oluyor. Çiftçi mazotu daha pahalıya alıyor, nakliyeci maliyeti ekliyor, market rafı sessizce değişiyor. Asıl soru şu: Bu yük zincirin en sonunda kimin omzuna kalıyor?
İnşaatta çalışan bir işçi düşünelim. Günlük yevmiyesi belli. Ama ulaşım masrafı artıyor, öğle yemeği artıyor, evine götürdüğü ekmeğin fiyatı artıyor. Geliri aynı kalırken gideri büyüyen bir hayat. Bu denge ne kadar sürdürülebilir? Tam da burada bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını arayan milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini kaybederler.” Bu söz, sadece çalışmayı değil, emeğin karşılığını adil şekilde alabilmeyi de hatırlatır.
Mart ayında açıklanan işçi kayıpları ise başka bir gerçeği hatırlatıyor. 148 hayat. Sayı olarak geçiyor ama her biri bir aile, bir hikâye. Aralarında çocuklar var, tarım emekçileri var. Biz büyümeyi konuşurken güvenliği ne kadar konuşuyoruz? Üretimin hızını artırırken insanın değerini aynı hızla koruyabiliyor muyuz? Çünkü Atatürk’ün ifade ettiği gibi “İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırarak, karşılıklı sevgi ve saygıyı artırmaktır.” Bu yaklaşım, çalışma hayatında da güvenliğin ve insan onurunun merkezde olması gerektiğini anlatır.
Tarım tarafında don riski konuşuluyor. Çiftçi bir yandan doğayla mücadele ederken diğer yandan maliyetle baş etmeye çalışıyor. Destekler yeterli mi sorusu her sezon yeniden soruluyor. Çünkü üretici ayakta kalamazsa şehirdeki tüketici de rahat edemiyor. Bu kadar açık bir denklemde hâlâ neden aynı sorunları tekrar yaşıyoruz?
Emekli, aldığı maaşla ay sonunu getirmeye çalışıyor. Asgari ücretli, ay ortasında hesabını yeniden yapıyor. Gençler burs ve sınav gündemiyle geleceklerini planlamaya çalışıyor. Aynı anda farklı hayatlar ama ortak bir kaygı var. Geçim. Hafta sonu geldiğinde şehirde konserler, etkinlikler, kalabalıklar… İnsanlar nefes almak istiyor. Birkaç saatliğine de olsa gündemin ağırlığını bırakmak istiyor. Bu da çok insani. Ama o kalabalığın içinde bile aynı cümle dolaşıyor: “Her şey çok hızlı değişiyor.”
Burada durup sakin bir soru sormak gerekiyor.
Biz gerçekten neye ihtiyaç duyuyoruz?
Daha yüksek maaş mı, daha düşük fiyat mı, yoksa daha öngörülebilir bir hayat mı? Belki de hepsi. Ama en temelde ihtiyaç duyulan şey denge.
Üretimde denge
Ücrette denge
Fiyatta denge
Ve en önemlisi insan hayatında denge
Bu dengeyi kurmanın yolu ise aslında çok net. Herkesin görevini liyakatle yaptığı bir düzen. Bilginin, emeğin ve sorumluluğun hakkıyla karşılık bulduğu bir sistem. Ve bununla birlikte toplumun koyduğu kuralların ve anayasanın herkese eşit şekilde uygulandığı bir yapı. Çünkü adaletin olmadığı yerde ekonomik denge de kalıcı olmaz. Güvenin olmadığı yerde üretim de sürdürülebilir olmaz.
Çünkü ekonomi sadece rakamlardan ibaret değil. Ekonomi, sabah işe giden insanın akşam evine ne götürebildiğiyle ölçülür. Atatürk’ün şu sözü de bu gerçeği tamamlar niteliktedir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu ifade, ortak kaderi ve ortak sorumluluğu anlatır. Yani mesele sadece bireysel değil, toplumsal bir denge meselesidir.
Bugün tartışılan her başlık aslında tek bir noktada birleşiyor.
İnsanın insanca yaşayabilmesi.
Ve belki de en kritik soru şu:
Geleceği nasıl inşa edeceğiz?
Cevap çok karmaşık değil. Herkes işini doğru yaparsa, liyakat esas alınırsa, hukuk herkese eşit uygulanırsa ve üretimin merkezine insan konulursa… O zaman sadece bugünü değil, yarını da daha sağlam kurabiliriz.
Çünkü bu ülkenin gücü; tabelalardaki rakamlarda değil, o tabelaya bakıp hayatını kurmaya çalışan insanların direncinde gizli…