Bugün ülkemizin hangi sorununa bakarsak bakalım, ister enflasyon, ister düşük ücretler, ister tarımın zayıflaması, isterse eğitimde gerileme olsun, hepsinin temelinde üç eksiklik yatıyor: hukuk, adalet ve demokrasi. Bu kavramlar sadece teorik tartışma başlıkları değil, hayatın her alanını doğrudan belirleyen yaşamsal değerlerdir. Onların yokluğunda ekonomide istikrar sağlanamaz, toplumda güven tesis edilemez, bireyler geleceğe umutla bakamaz.
Bugün ücretlerin yetersiz kalması, enflasyonun yükselmesi, eğitimde başarıların azalması, tarım ve hayvancılığın eski gücünü kaybetmesi, sanayicimizin dünya pazarında daha az rekabet edebilmesi, hırsızlık ve hukuksuzlukların çoğalması, gelir dağılımındaki uçurumun büyümesi, faizlerin yüksekliği ve kayıt dışılığın yaygınlaşması aslında hep aynı kaynağa çıkıyor. Denge ve denetim mekanizmaları güçlü işletilmediğinde, liyakatli insanlar iş başına getirilmediğinde, hukuk üstünlüğü korunmadığında bu tablo kaçınılmaz hale geliyor.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i inşa ederken bireylere büyük bir sorumluluk yüklemişti. O ünlü sözünde, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” derken, bireyin haklarını güvence altına alan bir devlet düzeninden bahsediyordu. Onun gözünde vatandaşın iradesi, demokrasiye hayat veren temel güçtü. Yine Atatürk’ün “Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz” sözü, bugün yaşadığımız sıkıntıların temelini çok net ortaya koymaktadır. Adaletin olmadığı yerde, ne demokrasi ne de ekonomik refah kalıcı olabilir.
Dünyadaki güçlü ülkelere bakalım. Almanya’nın sanayideki başarısı, yalnızca sermaye birikiminden değil, hukukun üstünlüğünü koruyan, liyakati esas alan bir sistemden doğuyor. Hollanda’nın tarımda dünyayı besleyecek güce ulaşması, yalnızca toprağın veriminden değil, şeffaflık ve demokrasi kültüründen kaynaklanıyor. Finlandiya’nın eğitimde zirveye oturması, yalnızca müfredat değişikliğinden değil, fırsat eşitliği ve adalet duygusunun eğitim politikalarının temeline yerleştirilmesinden geliyor. Japonya’nın teknoloji devrimi, yalnızca çalışkanlıkla açıklanamaz, bunun arkasında disiplinli bir hukuk düzeni, güçlü bir demokrasi ve adalet duygusu var.
Bizde ise sorunların temelinde, liyakatsiz insanların makamları doldurması, denetim mekanizmalarının zayıf kalması, şeffaflığın sağlanamaması ve adaletin gecikmesi yatıyor. Bir işçi alın terinin karşılığını alamıyorsa, bir çiftçi emeğinin değerini bulamıyorsa, bir öğrenci adil bir sınavla geleceğini şekillendiremiyorsa, sorun ekonomide değil, sistemin temelinde aranmalıdır. Çünkü halkın güveni ancak hukukla, adaletle ve demokrasiyle yeniden kazanılır.
Bu noktada yapılması gerekenler bellidir. Yerelde ve merkezde görev alan herkes, görevini bir “emanet” bilinciyle yapmak zorundadır. Liyakatsiz insanların makamları doldurmasına asla müsaade edilmemelidir. Her birey görevini tam yerine getirmeli, denetim sistemleri işletilmeli, hata yapan ya da yetkisini kötüye kullanan herkes hesap vermelidir. Atatürk’ün gençliğe hitabında bireylere yüklediği görev hatırlanmalıdır: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.” Bu söz, sadece bir çağrı değil, her bireyin ülkesine ve değerlerine karşı taşıdığı sorumluluğun özetidir.
Eğer hukuk, adalet ve demokrasi hayatın her alanında güçlendirilirse, ücretler adil hale gelir, enflasyon düşer, eğitim kalitesi artar, tarım güçlenir, sanayici rekabet eder, vatandaş huzur bulur. Atatürk’ün de dediği gibi, “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.” Bu karakter bireylerde canlı tutuldukça, toplum da ülke de güçlenecektir.
Elbette bugün ülkemizde yaşanan sıkıntılar ağırdır, geçim derdi, işsizlik, geleceğe dair endişeler toplumun her kesiminde hissedilmektedir. Ancak çözüm kapısı açıktır. Çünkü bu topraklarda büyük bir potansiyel vardır. Tarihimiz de gösteriyor ki, adaletin güçlü olduğu dönemlerde yükselişimiz hızlanmış, adaletten uzaklaşıldığında ise gerileme kaçınılmaz olmuştur.
Güçlü bir ülke olmanın yolu tanktan, toptan, bütçedeki milyarlardan değil, halkın yönetime duyduğu güvenden geçer. Eğer vatandaş yöneticilerin adil olduğuna inanıyorsa, hakkını hukukla arayabiliyorsa, sesini demokrasiyle duyurabiliyorsa, o ülke yıkılmaz, geri gitmez, her zaman ileriye yürür.
Bu nedenle bugün bize düşen görev, hukuku, adaleti ve demokrasiyi hayatın merkezine koymak, bu değerleri yalnızca sözde değil, özde yaşatmaktır. O zaman geçim sıkıntısından işsizliğe, eğitimden tarıma kadar bütün sorunların çözüm yolları kendiliğinden açılır.
Güçlü Türkiye, ancak güçlü hukuk, güçlü adalet ve güçlü demokrasiyle mümkündür. Ve bu gücü yaşatacak olan, bireylerin sorumluluğu ve kararlılığıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Hukuk, Adalet ve Demokrasi
Bugün ülkemizin hangi sorununa bakarsak bakalım, ister enflasyon, ister düşük ücretler, ister tarımın zayıflaması, isterse eğitimde gerileme olsun, hepsinin temelinde üç eksiklik yatıyor: hukuk, adalet ve demokrasi. Bu kavramlar sadece teorik tartışma başlıkları değil, hayatın her alanını doğrudan belirleyen yaşamsal değerlerdir. Onların yokluğunda ekonomide istikrar sağlanamaz, toplumda güven tesis edilemez, bireyler geleceğe umutla bakamaz.
Bugün ücretlerin yetersiz kalması, enflasyonun yükselmesi, eğitimde başarıların azalması, tarım ve hayvancılığın eski gücünü kaybetmesi, sanayicimizin dünya pazarında daha az rekabet edebilmesi, hırsızlık ve hukuksuzlukların çoğalması, gelir dağılımındaki uçurumun büyümesi, faizlerin yüksekliği ve kayıt dışılığın yaygınlaşması aslında hep aynı kaynağa çıkıyor. Denge ve denetim mekanizmaları güçlü işletilmediğinde, liyakatli insanlar iş başına getirilmediğinde, hukuk üstünlüğü korunmadığında bu tablo kaçınılmaz hale geliyor.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i inşa ederken bireylere büyük bir sorumluluk yüklemişti. O ünlü sözünde, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” derken, bireyin haklarını güvence altına alan bir devlet düzeninden bahsediyordu. Onun gözünde vatandaşın iradesi, demokrasiye hayat veren temel güçtü. Yine Atatürk’ün “Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz” sözü, bugün yaşadığımız sıkıntıların temelini çok net ortaya koymaktadır. Adaletin olmadığı yerde, ne demokrasi ne de ekonomik refah kalıcı olabilir.
Dünyadaki güçlü ülkelere bakalım. Almanya’nın sanayideki başarısı, yalnızca sermaye birikiminden değil, hukukun üstünlüğünü koruyan, liyakati esas alan bir sistemden doğuyor. Hollanda’nın tarımda dünyayı besleyecek güce ulaşması, yalnızca toprağın veriminden değil, şeffaflık ve demokrasi kültüründen kaynaklanıyor. Finlandiya’nın eğitimde zirveye oturması, yalnızca müfredat değişikliğinden değil, fırsat eşitliği ve adalet duygusunun eğitim politikalarının temeline yerleştirilmesinden geliyor. Japonya’nın teknoloji devrimi, yalnızca çalışkanlıkla açıklanamaz, bunun arkasında disiplinli bir hukuk düzeni, güçlü bir demokrasi ve adalet duygusu var.
Bizde ise sorunların temelinde, liyakatsiz insanların makamları doldurması, denetim mekanizmalarının zayıf kalması, şeffaflığın sağlanamaması ve adaletin gecikmesi yatıyor. Bir işçi alın terinin karşılığını alamıyorsa, bir çiftçi emeğinin değerini bulamıyorsa, bir öğrenci adil bir sınavla geleceğini şekillendiremiyorsa, sorun ekonomide değil, sistemin temelinde aranmalıdır. Çünkü halkın güveni ancak hukukla, adaletle ve demokrasiyle yeniden kazanılır.
Bu noktada yapılması gerekenler bellidir. Yerelde ve merkezde görev alan herkes, görevini bir “emanet” bilinciyle yapmak zorundadır. Liyakatsiz insanların makamları doldurmasına asla müsaade edilmemelidir. Her birey görevini tam yerine getirmeli, denetim sistemleri işletilmeli, hata yapan ya da yetkisini kötüye kullanan herkes hesap vermelidir. Atatürk’ün gençliğe hitabında bireylere yüklediği görev hatırlanmalıdır: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.” Bu söz, sadece bir çağrı değil, her bireyin ülkesine ve değerlerine karşı taşıdığı sorumluluğun özetidir.
Eğer hukuk, adalet ve demokrasi hayatın her alanında güçlendirilirse, ücretler adil hale gelir, enflasyon düşer, eğitim kalitesi artar, tarım güçlenir, sanayici rekabet eder, vatandaş huzur bulur. Atatürk’ün de dediği gibi, “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.” Bu karakter bireylerde canlı tutuldukça, toplum da ülke de güçlenecektir.
Elbette bugün ülkemizde yaşanan sıkıntılar ağırdır, geçim derdi, işsizlik, geleceğe dair endişeler toplumun her kesiminde hissedilmektedir. Ancak çözüm kapısı açıktır. Çünkü bu topraklarda büyük bir potansiyel vardır. Tarihimiz de gösteriyor ki, adaletin güçlü olduğu dönemlerde yükselişimiz hızlanmış, adaletten uzaklaşıldığında ise gerileme kaçınılmaz olmuştur.
Güçlü bir ülke olmanın yolu tanktan, toptan, bütçedeki milyarlardan değil, halkın yönetime duyduğu güvenden geçer. Eğer vatandaş yöneticilerin adil olduğuna inanıyorsa, hakkını hukukla arayabiliyorsa, sesini demokrasiyle duyurabiliyorsa, o ülke yıkılmaz, geri gitmez, her zaman ileriye yürür.
Bu nedenle bugün bize düşen görev, hukuku, adaleti ve demokrasiyi hayatın merkezine koymak, bu değerleri yalnızca sözde değil, özde yaşatmaktır. O zaman geçim sıkıntısından işsizliğe, eğitimden tarıma kadar bütün sorunların çözüm yolları kendiliğinden açılır.
Güçlü Türkiye, ancak güçlü hukuk, güçlü adalet ve güçlü demokrasiyle mümkündür. Ve bu gücü yaşatacak olan, bireylerin sorumluluğu ve kararlılığıdır.