Türkiye’nin gündelik hayatına baktığımızda, rakamların ötesine geçen bir tablo ile karşılaşıyoruz. 2005’te bir asgari ücretlinin maaşıyla dört cumhuriyet altını alabiliyorken, bugün aynı maaş yalnızca yarım cumhuriyet altınına yetiyor. Bu tablo, sadece ekonomik göstergelerin değil, toplumsal yaşamın da daraldığını açıkça ortaya koyuyor.
Çayın memleketinde çaya yapılan %7,5’lik zam, sabah kahvesini içtiğimiz mekânlarda fiyatların anında değişmesiyle hayatın her noktasına yansıyor. Pazara giden vatandaşın önüne çıkan manzara ise daha çarpıcı: taze fasulye rekor kırıyor, pazarcılar “müşteri yok, satış yapamıyoruz” diyor. Bu manzara, artık vatandaşın sadece geçim derdiyle değil, yaşam onurunu koruma mücadelesiyle de yüz yüze kaldığını gösteriyor.
Siyasetteki dalgalanmaların borsayı doğrudan vurması, Merkez Bankası’nın rezervlerini eriterek piyasaya müdahale etmesi, “yarını görememe” kaygısını daha da derinleştiriyor. Vatandaş, siyaset ve yönetim tercihleri yüzünden her yeni gün omuzlarına yeni bir yük bineceğini hissediyor.
Bütün bu tablo bize, eğer durum bu şekilde devam ederse vatandaşın karşılaşabileceği zorlukları işaret ediyor:
Alım gücü daha da düşecek, maaşla temel ihtiyaçlar dahi karşılanamaz hale gelecek.
Güvensizlik artacak hem ekonomiye hem siyasete olan inanç zayıflayacak.
Toplumsal huzur bozulacak, pazardan mutfağa, işyerinden kahvehaneye kadar gerginlik derinleşecek.
Oysa çıkış yolu yalnızca siyasetin, kurumların ya da devletin sorumluluğunda değildir. Aynı zamanda vatandaşın da ne istediğini doğru ve gerçekçi ifade etmesinden geçmektedir. Her bir birey, kendi siyasi partisine bakmaksızın, hukuku, adaleti ve demokrasiyi talep etmelidir. Vatandaşın kendi siyasi görüşünden taviz vermesi değil; bilakis kendi partisinden bu değerleri talep etmesi, sesini yükseltmesi ve bu kavramların altını doldurması gerekir.
Bununla birlikte, vatandaşların kendi partilerinde daha güçlü işbirliği yapmaları, ülkenin normalleşmesi için bir toplumsal baskı mekanizması oluşturacaktır. Demokrasi, yalnızca seçim sandığında değil, her gün yapılan bu bilinçli ve sorumlu taleplerle büyür. Eğer her vatandaş, “önce benim partim, sonra ülke” anlayışını bir kenara bırakıp “önce demokrasi, hukuk ve adalet” derse, toplumsal dayanışmanın zemini de güçlenir.
Bugün içinde bulunduğumuz sıkıntılar, bize bir kez daha gösteriyor ki, ekonomik istikrar da, toplumsal huzur da uluslararası saygınlık da ancak hukuk ve adaletle kazanılır. Adaletin olmadığı bir yerde piyasa güven duymaz, vatandaş geleceğini göremez, siyaset topluma güven vermez. Hukukun üstünlüğü yalnızca mahkeme salonlarında değil; pazardaki esnafın terazisinde, memurun masasındaki evrakta, işçinin alın terinde, gencin eğitiminde hayat bulmalıdır.
Vatandaşın onurunu koruyacak, emeğini değerli kılacak olan şey ne günü kurtaran ekonomi politikaları ne de günübirlik siyasi hamlelerdir. Gerçek kazanım, hukukla güvence altına alınmış adaletli bir düzenin varlığıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleri bugün dahi yol göstericidir: “Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıki uygulanmasını sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir. Türk milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan hükümet, cumhuriyet hükümetidir. Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyeti, yeni ve sarsılmaz esaslarıyla, yüzyılların içinden çıkardığı en büyük eser olarak muhafaza edecektir.”
Bugün yaşanan zorlukların kökünde demokrasi, hukuk ve adaletin zayıflaması vardır. Yarınlarımızı kurtarmak istiyorsak, güçlü kurumlar ve güvenilir bir yönetim anlayışı ile vatandaşın onurunu, emeğini ve yaşamını yeniden değerli kılmak zorundayız. Ve unutmamalıyız ki, asıl değişimin anahtarı, vatandaşın kendi partisinden bile demokrasi, hukuk ve adalet talep etmesinde saklıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Hukuk ve Adaletle Kazanılır
Türkiye’nin gündelik hayatına baktığımızda, rakamların ötesine geçen bir tablo ile karşılaşıyoruz. 2005’te bir asgari ücretlinin maaşıyla dört cumhuriyet altını alabiliyorken, bugün aynı maaş yalnızca yarım cumhuriyet altınına yetiyor. Bu tablo, sadece ekonomik göstergelerin değil, toplumsal yaşamın da daraldığını açıkça ortaya koyuyor.
Çayın memleketinde çaya yapılan %7,5’lik zam, sabah kahvesini içtiğimiz mekânlarda fiyatların anında değişmesiyle hayatın her noktasına yansıyor. Pazara giden vatandaşın önüne çıkan manzara ise daha çarpıcı: taze fasulye rekor kırıyor, pazarcılar “müşteri yok, satış yapamıyoruz” diyor. Bu manzara, artık vatandaşın sadece geçim derdiyle değil, yaşam onurunu koruma mücadelesiyle de yüz yüze kaldığını gösteriyor.
Siyasetteki dalgalanmaların borsayı doğrudan vurması, Merkez Bankası’nın rezervlerini eriterek piyasaya müdahale etmesi, “yarını görememe” kaygısını daha da derinleştiriyor. Vatandaş, siyaset ve yönetim tercihleri yüzünden her yeni gün omuzlarına yeni bir yük bineceğini hissediyor.
Bütün bu tablo bize, eğer durum bu şekilde devam ederse vatandaşın karşılaşabileceği zorlukları işaret ediyor:
Alım gücü daha da düşecek, maaşla temel ihtiyaçlar dahi karşılanamaz hale gelecek.
Güvensizlik artacak hem ekonomiye hem siyasete olan inanç zayıflayacak.
Toplumsal huzur bozulacak, pazardan mutfağa, işyerinden kahvehaneye kadar gerginlik derinleşecek.
Oysa çıkış yolu yalnızca siyasetin, kurumların ya da devletin sorumluluğunda değildir. Aynı zamanda vatandaşın da ne istediğini doğru ve gerçekçi ifade etmesinden geçmektedir. Her bir birey, kendi siyasi partisine bakmaksızın, hukuku, adaleti ve demokrasiyi talep etmelidir. Vatandaşın kendi siyasi görüşünden taviz vermesi değil; bilakis kendi partisinden bu değerleri talep etmesi, sesini yükseltmesi ve bu kavramların altını doldurması gerekir.
Bununla birlikte, vatandaşların kendi partilerinde daha güçlü işbirliği yapmaları, ülkenin normalleşmesi için bir toplumsal baskı mekanizması oluşturacaktır. Demokrasi, yalnızca seçim sandığında değil, her gün yapılan bu bilinçli ve sorumlu taleplerle büyür. Eğer her vatandaş, “önce benim partim, sonra ülke” anlayışını bir kenara bırakıp “önce demokrasi, hukuk ve adalet” derse, toplumsal dayanışmanın zemini de güçlenir.
Bugün içinde bulunduğumuz sıkıntılar, bize bir kez daha gösteriyor ki, ekonomik istikrar da, toplumsal huzur da uluslararası saygınlık da ancak hukuk ve adaletle kazanılır. Adaletin olmadığı bir yerde piyasa güven duymaz, vatandaş geleceğini göremez, siyaset topluma güven vermez. Hukukun üstünlüğü yalnızca mahkeme salonlarında değil; pazardaki esnafın terazisinde, memurun masasındaki evrakta, işçinin alın terinde, gencin eğitiminde hayat bulmalıdır.
Vatandaşın onurunu koruyacak, emeğini değerli kılacak olan şey ne günü kurtaran ekonomi politikaları ne de günübirlik siyasi hamlelerdir. Gerçek kazanım, hukukla güvence altına alınmış adaletli bir düzenin varlığıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleri bugün dahi yol göstericidir:
“Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıki uygulanmasını sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir. Türk milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan hükümet, cumhuriyet hükümetidir. Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyeti, yeni ve sarsılmaz esaslarıyla, yüzyılların içinden çıkardığı en büyük eser olarak muhafaza edecektir.”
Bugün yaşanan zorlukların kökünde demokrasi, hukuk ve adaletin zayıflaması vardır. Yarınlarımızı kurtarmak istiyorsak, güçlü kurumlar ve güvenilir bir yönetim anlayışı ile vatandaşın onurunu, emeğini ve yaşamını yeniden değerli kılmak zorundayız. Ve unutmamalıyız ki, asıl değişimin anahtarı, vatandaşın kendi partisinden bile demokrasi, hukuk ve adalet talep etmesinde saklıdır.