Ocak 2026’da soğuk hava ve don olayları sebze fiyatlarını yükseltti. Bu, dünyanın her yerinde olur. Arz daralır, fiyat yükselir. Ama bizde sorun genelde burada bitmiyor. Çünkü hava iki gün sertleşiyor, etiketler haftalarca sert kalıyor. İşte kritik nokta bu. Sorun sadece don değil. Sorun yönetim. Sorun sistem. Sorun güven.
Tam da bu nedenle Merkez Bankası’nın şu cümlesini çok önemsedim. Ocak’ta olumsuz hava koşulları sebze fiyatlarını yükseltti, bu etkinin Şubat’a kısmen yansıması bekleniyor. Teşhis var. Ama netlik yok. Ekonomi kısmen kelimesiyle yönetilemez. Bir ailenin mutfağı kısmen ile planlanmaz. Esnaf etiketi kısmen ile basmaz. Üretici maliyeti kısmen ile çıkarmaz. Kısmen ne kadar. Kaç puan. Kaç hafta. Hangi şartta geri döner. Bu sorulara yanıt gelmezse, fiyatı sadece hava değil, belirsizlik de artırır. Belirsizlik prim olur. Belirsizlik zam olur. Belirsizlik panik olur.
Belirsizlik arttığında herkes kendince önlem alır. Market etiketi erken yükseltir. Tedarikçi risk payı ekler. Vatandaş yarın daha pahalı olur diye fazladan alım yapar. Sonuç şudur. Belirsizlik kendi kendini besler. Sonuç şudur. Zam dalgası büyür. Sonuç şudur. Güven sarsılır. Ve güven sarsılınca ekonomi sadece cüzdanda değil, zihinde de kırılır. Çünkü insan para kaybettiğinde değil, hesap yapamaz hale geldiğinde tükenir.
Dünyada birçok ülke bu tür şoklara kader gözüyle bakmıyor. Soğuk zincir kuruyor. Depolama kapasitesini artırıyor. Erken uyarı sistemini işletiyor. Tarım sigortasını yaygınlaştırıyor. Yani şoku azaltıyor. Yani şoku yönetiyor. Bizde ise sıkça anlık müdahale öne çıkıyor, kalıcı düzen geriden geliyor. Sonuçta vatandaş şunu yaşıyor. Aynı ürün, aynı şehir, aynı hafta. Farklı fiyat. Bu yalnızca cebi değil, aklı da yorar. Aynı parayla aynı poşet dolmuyor. Bu cümle bile başlı başına bir rapordur.
Kira tarafında tablo daha sert. “Kira fiyatları dengeleniyor” deniyor. Ama Anadolu’da 20000 TL, İstanbul’da 40000 TL konuşuluyorsa, bu denge değil. Bu, yükün normalleşmesi. Normalleşen şey refah değil. Normalleşen şey yük. Ve yük normalleşince asıl soru büyüyor. Emekli nereye sığacak. Asgari ücretli nereye sığacak. Genç nereye sığacak.
Burada kimseye masal anlatmayalım. “Az harca” cümlesi, zaten az harcayana çözüm olmaz. Elbette bireysel düzeyde yapılacaklar var. Sözleşme şartlarını doğru bilmek. Artış hesabını takip etmek. Aynı ilçede daha makul mikro bölgeleri aramak. Mevsimsel ürün tüketmek. Toplu alımı paylaşmak. Ek gelir ihtimalini kovalamak. Bunlar zararı azaltır. Ama büyük resim şu. Bu tabloyu birey tek başına düzeltemez. Çünkü mesele bireysel değil. Mesele sistemsel.
Hedefler konuşulurken oluşan kaygı da buradan geliyor. Bugün bir aralık söyleniyor, yarın başka bir aralık. Mesele sadece rakam değil. Mesele öngörü. İnsanlar geleceği göremediğinde en temel kararları bile erteliyor. Market planı bozuluyor. Eğitim masrafı hesaplanamıyor. Esnaf fiyat basmaya korkuyor. Üretici yatırım kararını erteliyor. Gençler yönünü bulamıyor. Öngörü kaybı, en pahalı kayıptır. Çünkü kaybedilen sadece para değil. Kaybedilen umut. Kaybedilen plan. Kaybedilen istikrar duygusu.
Bu yüzden “Emekli yoksul olmak için mi çalışıyor” sorusu sert ama gerçek. Eğer emekli aylığı kira, gıda ve sağlık giderleri karşısında sürekli eriyorsa mesele disiplin meselesi değildir. Bu, yaşam eşiğinin korunamadığı bir tasarım sorunu. İnsan ömrü boyunca çalışıp sonunda sadece idare etmeye mahkûm olduğunu düşünüyorsa, yalnızca cüzdan değil, adalet duygusu da yara alır.
Peki özelleştirme bu işin neresinde. Özelleştirme tek başına iyi ya da kötü değildir. Asıl soru şudur. Rekabet var mı? Denetim var mı? Kamu yararı korunuyor mu. Stratejik alanlarda planlama zayıflar, denetim gevşer ve her şey piyasa çözer diye bırakılırsa piyasa bazen çözmez. Fiyatı yükseltir. Yükü zayıfa taşır. Bu yüzden tartışma “özelleştirme oldu mu” değil. Kurallar nasıl kuruldu. Denetim nasıl işletildi. Kamu yararı nasıl korundu.
Hepsinin düğümü tek yerde bağlanır. Ekonomi bir temenni listesi değil, bir tercih meselesidir. Eğitim öncelikse bütçede eğitim görünür. Tarım öncelikse sulama, verimlilik, depolama, lojistik görünür. Konut öncelikse arzı artıracak kalıcı adımlar görünür. O zaman en doğru soru şudur. Devletin bütçesi neye ayrılıyor. Çünkü bütçe niyetin fotoğrafıdır. Niyet net değilse hedef şaşar. Hedef şaşarsa fiyat daha hızlı oynar. Fiyat oynarsa toplum daha fazla yorulur.
Bu yüzden toplumun yapması gereken şey yalnızca yakınmak değil, sorgulamak. Devletin gelirini, giderini, önceliğini, hedefini, sapmasını sormak. Bu kavga değil. Bu vatandaşlık refleksi. “Ben bu bütçede neredeyim” sorusu slogan değil. Bu hayatın matematiği. Kurumlar da bu matematiği yuvarlak cümlelerle değil, daha açık, daha ölçülü, daha izlenebilir bir dille anlatmalı. Çünkü vatandaşın derdi rakam değil. Vatandaşın derdi rakama inanmak. Vatandaşın derdi yarını planlamak. Vatandaşın derdi nefes almak.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Kısmen…
Ocak 2026’da soğuk hava ve don olayları sebze fiyatlarını yükseltti. Bu, dünyanın her yerinde olur. Arz daralır, fiyat yükselir. Ama bizde sorun genelde burada bitmiyor. Çünkü hava iki gün sertleşiyor, etiketler haftalarca sert kalıyor. İşte kritik nokta bu. Sorun sadece don değil. Sorun yönetim. Sorun sistem. Sorun güven.
Tam da bu nedenle Merkez Bankası’nın şu cümlesini çok önemsedim. Ocak’ta olumsuz hava koşulları sebze fiyatlarını yükseltti, bu etkinin Şubat’a kısmen yansıması bekleniyor. Teşhis var. Ama netlik yok. Ekonomi kısmen kelimesiyle yönetilemez. Bir ailenin mutfağı kısmen ile planlanmaz. Esnaf etiketi kısmen ile basmaz. Üretici maliyeti kısmen ile çıkarmaz. Kısmen ne kadar. Kaç puan. Kaç hafta. Hangi şartta geri döner. Bu sorulara yanıt gelmezse, fiyatı sadece hava değil, belirsizlik de artırır. Belirsizlik prim olur. Belirsizlik zam olur. Belirsizlik panik olur.
Belirsizlik arttığında herkes kendince önlem alır. Market etiketi erken yükseltir. Tedarikçi risk payı ekler. Vatandaş yarın daha pahalı olur diye fazladan alım yapar. Sonuç şudur. Belirsizlik kendi kendini besler. Sonuç şudur. Zam dalgası büyür. Sonuç şudur. Güven sarsılır. Ve güven sarsılınca ekonomi sadece cüzdanda değil, zihinde de kırılır. Çünkü insan para kaybettiğinde değil, hesap yapamaz hale geldiğinde tükenir.
Dünyada birçok ülke bu tür şoklara kader gözüyle bakmıyor. Soğuk zincir kuruyor. Depolama kapasitesini artırıyor. Erken uyarı sistemini işletiyor. Tarım sigortasını yaygınlaştırıyor. Yani şoku azaltıyor. Yani şoku yönetiyor. Bizde ise sıkça anlık müdahale öne çıkıyor, kalıcı düzen geriden geliyor. Sonuçta vatandaş şunu yaşıyor. Aynı ürün, aynı şehir, aynı hafta. Farklı fiyat. Bu yalnızca cebi değil, aklı da yorar. Aynı parayla aynı poşet dolmuyor. Bu cümle bile başlı başına bir rapordur.
Kira tarafında tablo daha sert. “Kira fiyatları dengeleniyor” deniyor. Ama Anadolu’da 20000 TL, İstanbul’da 40000 TL konuşuluyorsa, bu denge değil. Bu, yükün normalleşmesi. Normalleşen şey refah değil. Normalleşen şey yük. Ve yük normalleşince asıl soru büyüyor. Emekli nereye sığacak. Asgari ücretli nereye sığacak. Genç nereye sığacak.
Burada kimseye masal anlatmayalım. “Az harca” cümlesi, zaten az harcayana çözüm olmaz. Elbette bireysel düzeyde yapılacaklar var. Sözleşme şartlarını doğru bilmek. Artış hesabını takip etmek. Aynı ilçede daha makul mikro bölgeleri aramak. Mevsimsel ürün tüketmek. Toplu alımı paylaşmak. Ek gelir ihtimalini kovalamak. Bunlar zararı azaltır. Ama büyük resim şu. Bu tabloyu birey tek başına düzeltemez. Çünkü mesele bireysel değil. Mesele sistemsel.
Hedefler konuşulurken oluşan kaygı da buradan geliyor. Bugün bir aralık söyleniyor, yarın başka bir aralık. Mesele sadece rakam değil. Mesele öngörü. İnsanlar geleceği göremediğinde en temel kararları bile erteliyor. Market planı bozuluyor. Eğitim masrafı hesaplanamıyor. Esnaf fiyat basmaya korkuyor. Üretici yatırım kararını erteliyor. Gençler yönünü bulamıyor. Öngörü kaybı, en pahalı kayıptır. Çünkü kaybedilen sadece para değil. Kaybedilen umut. Kaybedilen plan. Kaybedilen istikrar duygusu.
Bu yüzden “Emekli yoksul olmak için mi çalışıyor” sorusu sert ama gerçek. Eğer emekli aylığı kira, gıda ve sağlık giderleri karşısında sürekli eriyorsa mesele disiplin meselesi değildir. Bu, yaşam eşiğinin korunamadığı bir tasarım sorunu. İnsan ömrü boyunca çalışıp sonunda sadece idare etmeye mahkûm olduğunu düşünüyorsa, yalnızca cüzdan değil, adalet duygusu da yara alır.
Peki özelleştirme bu işin neresinde. Özelleştirme tek başına iyi ya da kötü değildir. Asıl soru şudur. Rekabet var mı? Denetim var mı? Kamu yararı korunuyor mu. Stratejik alanlarda planlama zayıflar, denetim gevşer ve her şey piyasa çözer diye bırakılırsa piyasa bazen çözmez. Fiyatı yükseltir. Yükü zayıfa taşır. Bu yüzden tartışma “özelleştirme oldu mu” değil. Kurallar nasıl kuruldu. Denetim nasıl işletildi. Kamu yararı nasıl korundu.
Hepsinin düğümü tek yerde bağlanır. Ekonomi bir temenni listesi değil, bir tercih meselesidir. Eğitim öncelikse bütçede eğitim görünür. Tarım öncelikse sulama, verimlilik, depolama, lojistik görünür. Konut öncelikse arzı artıracak kalıcı adımlar görünür. O zaman en doğru soru şudur. Devletin bütçesi neye ayrılıyor. Çünkü bütçe niyetin fotoğrafıdır. Niyet net değilse hedef şaşar. Hedef şaşarsa fiyat daha hızlı oynar. Fiyat oynarsa toplum daha fazla yorulur.
Bu yüzden toplumun yapması gereken şey yalnızca yakınmak değil, sorgulamak. Devletin gelirini, giderini, önceliğini, hedefini, sapmasını sormak. Bu kavga değil. Bu vatandaşlık refleksi. “Ben bu bütçede neredeyim” sorusu slogan değil. Bu hayatın matematiği. Kurumlar da bu matematiği yuvarlak cümlelerle değil, daha açık, daha ölçülü, daha izlenebilir bir dille anlatmalı. Çünkü vatandaşın derdi rakam değil. Vatandaşın derdi rakama inanmak. Vatandaşın derdi yarını planlamak. Vatandaşın derdi nefes almak.