Bir ülkede insanlar sabah kahvaltısında ekmek fiyatını değil de “mutlak butlan” kavramını tartışıyorsa, orada artık mesele yalnızca hukuk değildir. O mesele toplumun ruh halidir. Son günlerde sokakta, kahvede, minibüste, sosyal medyada, berber sırasında hatta okul kantinlerinde bile aynı konu konuşuluyor. CHP kurultayıyla ilgili verilen karar, YSK’nın yetkisi, yerel mahkemenin sınırı, Yargıtay’ın ne yapacağı… Herkes bir şey söylüyor. Herkes kendi duyduğunu, kendi anladığını anlatıyor. Ama asıl dikkat çeken şey insanların ne söylediğinden çok, neden bu kadar konuşmaya ihtiyaç duyduğu.
Çünkü bu mesele artık yalnızca bir siyasi partinin iç tartışması olmaktan çıktı. Hukuk, toplumun gündelik hayatına doğrudan giren bir psikolojiye dönüştü. İnsanlar artık mahkeme kararlarını yalnızca hukukçuların işi olarak görmüyor. Kendi hayatlarının güvenliğiyle, ülkenin geleceğiyle, çocuklarının yarınıyla ilişkilendiriyor. İşte tam da bu yüzden bugün yaşanan tartışmaların ağırlığı yalnızca adliye koridorlarında kalmıyor. Sokakta yankı buluyor.
Daha üzücü olanı ise şu. İnsanlar artık hukuk konuşurken hukuki kavramlardan çok öfke dili kullanıyor. Bir çocuk televizyonda duyduğu tartışmaları okulda arkadaşına anlatıyor. “YSK gelsin çözer” diyor biri. Diğeri “hakimi polis alsın” diye cevap veriyor. HSYK ile YSK birbirine karışıyor. Anayasa Mahkemesi ile yerel mahkeme aynı cümlede kullanılıyor. Belki çocuk ne dediğini tam bilmiyor ama aslında büyüklerin kurduğu cümleleri tekrar ediyor. Çünkü çocuklar ülkelerin aynasıdır. Evde ne duyarsa onu taşır. Sokakta hangi dili görürse onu benimser.
Asıl korkutucu olan da burada başlıyor. Bir toplumda çocuklar hukuku “ceza verme aracı” gibi görmeye başladığında, orada adalet duygusu sessizce yara almaya başlar. Çünkü hukuk öfkenin değil, aklın alanıdır. Mahkeme kararları elbette eleştirilebilir. Yargı süreçleri tartışılabilir. Yetki çatışmaları değerlendirilebilir. Ama toplumun her kesimi meseleyi yalnızca “bizden olan kazansın” psikolojisiyle okumaya başladığında, hukuk bir ortak güven alanı olmaktan çıkıp taraftarlık savaşına dönüşür.
Bugün sokakta duyulan cümlelerin çoğunda aslında aynı yorgunluk var. İnsanlar artık kararların doğruluğundan çok, kurumların güvenilir olup olmadığını sorguluyor. “Bu karar doğru mu?” sorusundan önce “Kime göre doğru?” Sorusu geliyor. İşte bir ülke için en ağır eşiklerden biri budur. Çünkü devlet dediğimiz yapı yalnızca binalardan, makam odalarından, resmi mühürlerden oluşmaz. Devlet biraz da vatandaşın zihnindeki güven hissidir. İnsan gece başını yastığa koyduğunda “Bir sorun yaşarsam hakkımı arayabileceğim bir sistem var” diyebiliyorsa, o ülke güçlüdür. Ama insanlar artık her kararı şüpheyle karşılıyorsa, mesele yalnızca hukuk meselesi olmaktan çıkar.
Son günlerde sosyal medyada dolaşan yorumlara bakıldığında herkesin kendince bir anayasa uzmanına dönüştüğü görülüyor. Bir taraf “Yerel mahkeme yetkisiz” diyor, diğer taraf “Mahkeme kararına herkes uymalı” diyor. Kimisi YSK’yı işaret ediyor, kimisi Yargıtay’ı. Ama tartışmalar büyüdükçe toplumun ortak zemini küçülüyor. Çünkü insanlar artık birbirini anlamaya değil, birbirini yenmeye çalışıyor. Bu da ülkedeki kutuplaşmayı daha görünmez ama daha derin hale getiriyor.
Oysa hukuk dediğimiz şey, öfke anlarında bile toplumu ayakta tutan soğukkanlı mekanizmadır. Mahkemeler taraf tutsun diye değil, tartışmaları kurallarla çözsün diye vardır. YSK’nın görevi de budur, yüksek mahkemelerin görevi de budur. İnsanların güven duygusunu korumak. Çünkü kurumlar yalnızca karar vermez. Aynı zamanda topluma “Sistem çalışıyor” hissini verir. Eğer o his kaybolursa, toplum kendi doğrularını üretmeye başlar. Herkes kendi mahkemesini zihninde kurar. İşte o zaman en büyük kriz başlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha yüksek sesle bağıran insanlar değil. Daha sakin konuşabilen insanlar. Çünkü bağıran herkes haklı olduğunu düşünür. Ama ülkeyi ayakta tutan şey çoğu zaman en yüksek ses değil, en sağlam akıldır. Siyasi görüşler değişebilir. Partiler değişebilir. Liderler değişebilir. Mahkeme kararları bozulabilir, yeniden verilebilir. Ama toplumun devlete ve hukuka olan güveni kırıldığında, onu yeniden inşa etmek yıllar sürer.
Belki de bugün en çok düşünmemiz gereken soru şudur. Çocuklar neden artık futbolcu olmak yerine “hakim kimi tutuyor” tartışması yapıyor? Neden bir ilkokul öğrencisi bile televizyon ekranlarından duyduğu öfkeyi kendi oyun diline taşıyor? Çünkü toplum hangi duyguyla yaşarsa, gelecek nesil onu miras alır.
Bu yüzden bugün verilmesi gereken en önemli mesaj şu olmalı. Hukuk, siyasi kavganın silahı değil; toplumun ortak nefesidir. Kurumlara güven kaybolursa, geriye yalnızca kalabalıkların birbirine bağırdığı bir ülke kalır. Ve hiçbir toplum sürekli bağırarak ayakta kalamaz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Mahkeme Koridorundan Sokağın Diline Düşen Hukuk
Bir ülkede insanlar sabah kahvaltısında ekmek fiyatını değil de “mutlak butlan” kavramını tartışıyorsa, orada artık mesele yalnızca hukuk değildir. O mesele toplumun ruh halidir. Son günlerde sokakta, kahvede, minibüste, sosyal medyada, berber sırasında hatta okul kantinlerinde bile aynı konu konuşuluyor. CHP kurultayıyla ilgili verilen karar, YSK’nın yetkisi, yerel mahkemenin sınırı, Yargıtay’ın ne yapacağı… Herkes bir şey söylüyor. Herkes kendi duyduğunu, kendi anladığını anlatıyor. Ama asıl dikkat çeken şey insanların ne söylediğinden çok, neden bu kadar konuşmaya ihtiyaç duyduğu.
Çünkü bu mesele artık yalnızca bir siyasi partinin iç tartışması olmaktan çıktı. Hukuk, toplumun gündelik hayatına doğrudan giren bir psikolojiye dönüştü. İnsanlar artık mahkeme kararlarını yalnızca hukukçuların işi olarak görmüyor. Kendi hayatlarının güvenliğiyle, ülkenin geleceğiyle, çocuklarının yarınıyla ilişkilendiriyor. İşte tam da bu yüzden bugün yaşanan tartışmaların ağırlığı yalnızca adliye koridorlarında kalmıyor. Sokakta yankı buluyor.
Daha üzücü olanı ise şu. İnsanlar artık hukuk konuşurken hukuki kavramlardan çok öfke dili kullanıyor. Bir çocuk televizyonda duyduğu tartışmaları okulda arkadaşına anlatıyor. “YSK gelsin çözer” diyor biri. Diğeri “hakimi polis alsın” diye cevap veriyor. HSYK ile YSK birbirine karışıyor. Anayasa Mahkemesi ile yerel mahkeme aynı cümlede kullanılıyor. Belki çocuk ne dediğini tam bilmiyor ama aslında büyüklerin kurduğu cümleleri tekrar ediyor. Çünkü çocuklar ülkelerin aynasıdır. Evde ne duyarsa onu taşır. Sokakta hangi dili görürse onu benimser.
Asıl korkutucu olan da burada başlıyor. Bir toplumda çocuklar hukuku “ceza verme aracı” gibi görmeye başladığında, orada adalet duygusu sessizce yara almaya başlar. Çünkü hukuk öfkenin değil, aklın alanıdır. Mahkeme kararları elbette eleştirilebilir. Yargı süreçleri tartışılabilir. Yetki çatışmaları değerlendirilebilir. Ama toplumun her kesimi meseleyi yalnızca “bizden olan kazansın” psikolojisiyle okumaya başladığında, hukuk bir ortak güven alanı olmaktan çıkıp taraftarlık savaşına dönüşür.
Bugün sokakta duyulan cümlelerin çoğunda aslında aynı yorgunluk var. İnsanlar artık kararların doğruluğundan çok, kurumların güvenilir olup olmadığını sorguluyor. “Bu karar doğru mu?” sorusundan önce “Kime göre doğru?” Sorusu geliyor. İşte bir ülke için en ağır eşiklerden biri budur. Çünkü devlet dediğimiz yapı yalnızca binalardan, makam odalarından, resmi mühürlerden oluşmaz. Devlet biraz da vatandaşın zihnindeki güven hissidir. İnsan gece başını yastığa koyduğunda “Bir sorun yaşarsam hakkımı arayabileceğim bir sistem var” diyebiliyorsa, o ülke güçlüdür. Ama insanlar artık her kararı şüpheyle karşılıyorsa, mesele yalnızca hukuk meselesi olmaktan çıkar.
Son günlerde sosyal medyada dolaşan yorumlara bakıldığında herkesin kendince bir anayasa uzmanına dönüştüğü görülüyor. Bir taraf “Yerel mahkeme yetkisiz” diyor, diğer taraf “Mahkeme kararına herkes uymalı” diyor. Kimisi YSK’yı işaret ediyor, kimisi Yargıtay’ı. Ama tartışmalar büyüdükçe toplumun ortak zemini küçülüyor. Çünkü insanlar artık birbirini anlamaya değil, birbirini yenmeye çalışıyor. Bu da ülkedeki kutuplaşmayı daha görünmez ama daha derin hale getiriyor.
Oysa hukuk dediğimiz şey, öfke anlarında bile toplumu ayakta tutan soğukkanlı mekanizmadır. Mahkemeler taraf tutsun diye değil, tartışmaları kurallarla çözsün diye vardır. YSK’nın görevi de budur, yüksek mahkemelerin görevi de budur. İnsanların güven duygusunu korumak. Çünkü kurumlar yalnızca karar vermez. Aynı zamanda topluma “Sistem çalışıyor” hissini verir. Eğer o his kaybolursa, toplum kendi doğrularını üretmeye başlar. Herkes kendi mahkemesini zihninde kurar. İşte o zaman en büyük kriz başlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha yüksek sesle bağıran insanlar değil. Daha sakin konuşabilen insanlar. Çünkü bağıran herkes haklı olduğunu düşünür. Ama ülkeyi ayakta tutan şey çoğu zaman en yüksek ses değil, en sağlam akıldır. Siyasi görüşler değişebilir. Partiler değişebilir. Liderler değişebilir. Mahkeme kararları bozulabilir, yeniden verilebilir. Ama toplumun devlete ve hukuka olan güveni kırıldığında, onu yeniden inşa etmek yıllar sürer.
Belki de bugün en çok düşünmemiz gereken soru şudur. Çocuklar neden artık futbolcu olmak yerine “hakim kimi tutuyor” tartışması yapıyor? Neden bir ilkokul öğrencisi bile televizyon ekranlarından duyduğu öfkeyi kendi oyun diline taşıyor? Çünkü toplum hangi duyguyla yaşarsa, gelecek nesil onu miras alır.
Bu yüzden bugün verilmesi gereken en önemli mesaj şu olmalı. Hukuk, siyasi kavganın silahı değil; toplumun ortak nefesidir. Kurumlara güven kaybolursa, geriye yalnızca kalabalıkların birbirine bağırdığı bir ülke kalır. Ve hiçbir toplum sürekli bağırarak ayakta kalamaz.