Hava Durumu

Özlediğimiz Yaşamın Onurlu Bedeli

Yazının Giriş Tarihi: 23.10.2026 12:36
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.10.2026 12:39

Bazen penceremin önüne geçip sokağın telaşını izlerken kendime düşünüyorum. Hepimizin kalbinde aynı hayal var: Hukukun eğilip bükülmediği, anayasal dengenin herkesi eşit koruduğu, devlet kapısında sadakatin değil liyakatin arandığı bir düzen... Alınan her kararda bilimin rehber olduğu, kültür ve sanatın paha biçilmez sayıldığı, basının hürce konuştuğu, adaletin şaşmaz bir terazide tartıldığı bir ülke. Üstelik sadece yanlışı cezalandıran soğuk bir mekanizma değil; işini dürüstçe yapanı, üreteni fark edip ödüllendiren adil bir iklim.

Peki, böylesi bir çalışmanın içinde olmanın bedeli nedir? Çoğu zaman bu güzel tablonun kendiliğinden oluşmasını bekliyoruz. Oysa onurlu bir yaşamın bedeli ne öfkedir ne de kavga; gerçek bedeli emektir,vakittir, sabırdır. Sadece dert yanmanın konforundan sıyrılıp yaşadığımız şehre sahip çıkmaktır. Hukuk devleti ruhsuz bir makine değildir; nefesi bizim ilgimiz, takibimiz ve yurttaşlık bilincimizdir.

Bugün etrafımıza baktığımızda canımızı acıtan ne çok yara var, değil mi? Günün birinde bir fon masası etrafında insanların dişinden tırnağından artırdığı birikimlerin nasıl buharlaştığını içimiz sızlayarak izliyoruz.Sokaklarımızda, evlerimizin içinde her gün tırmanan şiddet sarmalını, kadına yönelik acımasız cinayetleri ve masum yavrularımızın hayatını söndüren çocuk cinayetlerini gördüğümüzde insanlığımızdan utanıyoruz.Yaz aylarında yeşil cennetlerimizin, ormanlarımızın birer birer ranta kurban edilip küle döndüğünü gördüğümüzde ciğerimiz yanıyor. Sağlık alanındaki skandallar vicdanımızı kanatıyor. Tarlasında ürettiği ürünün karşılığını alamayan, borç batağında ezilen çiftçimizin çığlığı, sofralarımızı eriten ezici enflasyon,çarşıda pazarda can çekişen asgari ücretli ile bir ömür çalıştıktan sonra sefalet ücretine mahkûm edilen milyonlarca emekli bu ülkenin en acı tablosudur. Eğitimin fırsat eşitliğinden uzaklaşması çocuklarımızın geleceğini karartırken; düşünce özgürlüğünün baskı altına alındığı, insanların fikirleri için susturulduğu bir iklimde nefes almak artık imkânsızlaşıyor.

Biz vatandaş olarak bu gidişatı nasıl değiştireceğiz? Kamu yöneticilerinin bizim üzerimizde otorite olmadığını, vergilerimizle o makamlarda oturan birer emanetçi olduklarını hatırlamalıyız! Kimseyi kırmadan ama ciddiyetimizden ödün vermeden, Anayasa'nın bize tanıdığı gücü hayatın içine taşımalıyız.

Anayasamızın yetmiş dördüncü maddesiyle bize emanet edilen dilekçe ve bilgi edinme hakkı en etkili denetim gücümüzdür. Sosyal medyadaki sitemler bürokraside yankı bulmaz; fakat resmi kayda giren tek bir dilekçe devletin hafızasına kazınır. Mahallemizdeki yeşil alan neden imara açıldı? Belediyenin kültüre ayırdığı bütçe nereye gitti? Bunları resmi yazıyla sormak en doğal hakkımızdır. Bilgi edinme kanununu işletmek ve o cevabı takip etmek, yöneticiye "Seninle buradayım, kurallara uymanı bekliyorum!" demenin en medeni yoludur.

Elbette sadece yazmak yetmez; bazen bizzat orada bulunmanın ağırlığı bambaşkadır. Belediye meclisi toplantılarının halka açık olduğunu unutuyoruz. Oysa birkaç komşumuzla arka sıralara sessizce oturmak,bütçe görüşmelerini yerinde izlemek keyfilik perdesini aralamaya yeter. Ya bilime aykırı bir adım atılırsa?Anayasamızın yüz yirmi beşinci maddesindeki, "İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır" hükmü devreye girer. Hukuksuz bir işleme karşı mahkemede hak aramak husumet değil, geleceğe sahip çıkmaktır!

Bu yolda sivil toplum kuruluşlarında, meslek odalarında yan yana gelmek akarsuyun doğuşu gibidir. Doğayı savunan bilimsel bir rapora omuz vermek, bağımsız bir gazetecinin haberine sahip çıkmak doğrudan kendi hayatımızı savunmaktır. Çünkü hür basın gören gözümüz, bilim fenerimiz, sanat ise vicdanımızdır.

Ancak unutmamamız gereken ince bir denge var: Yanlışı durdurmayı istediğimiz kadar, iyiyi ödüllendirmeyi de öğrenmeliyiz! Sadece kusur arayan bir toplum çalışma şevkini tüketir. Baskıya boyun eğmeyen adil bir hâkimi, dürüst bir mühendisi, bilimin doğrusundan şaşmayan bir akademisyeni gördüğümüzde onları yalnız bırakmamalıyız. Kurumlarına teşekkür mektupları yazarak sicillerine o iyiliği işletmeli, dürüst insanların etrafında sivil koruma kalkanı örmeliyiz.

Hayatı iyileştirmenin yolu uzaklarda mucize aramaktan değil, bu adımlardan geçiyor. Anayasa kitapçıklarında yazan o güçlü maddeleri mutfağımızın, sokağımızın gerçeği haline getirdiğimiz gün hava değişecek. Bizler öfkelenmeden ama kararlılıkla soran, denetleyen yurttaşlar olmalıyız. Yanlışa hukukla dur deyip doğruyu alkışlamalıyız. İşte o gün yöneticiler de kurallara uymaktan başka seçenekleri olmadığını anlayacaklar! Ve bizler, çocuklarımızın yüzüne gururla bakacağımız o güzel ülkeyi kendi ellerimizle yaşatmış olacağız.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.