Bu satırları yazarken bir analiz yapmıyorum; içimde biriken bir kanaati, uzun süredir gözümün önünde büyüyen bir gerçeği not düşüyorum. Uyuşturucu meselesi artık yoruma açık değildir. Rakamlar konuşuyor, biz susuyoruz. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan 2025 Türkiye Uyuşturucu Raporu’nda iki yıl içinde doğrudan madde bağlantılı ölümlerin neredeyse iki katına çıktığını görüyoruz. Yaş küçülüyor, maddeler sertleşiyor, sentetikler sıradanlaşıyor. İçişleri Bakanlığı operasyon yapıyor, yakalıyor, tutukluyor; ama hissettiğim şu: Biz hala meselenin fotoğrafını çekiyoruz, filmini izlemiyoruz. Çünkü bu tablo yalnızca güvenlik başlığı değildir; toplumsal bir çözülmenin işaret fişeğidir. Ve artık şu soruyu kendime de okura da açıkça soruyorum: Bu ülkede bu kadar çok insan neden hayattan kaçma ihtiyacı hissediyor?
Şuna inanıyorum: Uyuşturucu kullananların büyük kısmı zayıf değil; yorulmuş insanlar. Umudu aşınmış, değeri sorgulanmış, geleceği puslanmış insanlar… Ama bu yorgunluk masum değildir. Maddeye yönelmek bilinçli bir kaçıştır ve bedeli ağırdır. Burada gri alan yok. Uyuşturucu rahatlatmaz, işlevsizleştirir. Geçici bir sessizlik verir, kalıcı bir yıkım bırakır. İroni tam da burada sertleşir: Kafayı dağıtmak için alınan madde, hayatı dağıtır. Bireyi toplumdan koparır, aileyi içten içe çürütür ve kamuya ödenecek bedeli katlayarak büyütür.
Erişimin bu kadar kolay olması da tesadüf değildir; bunu yıllardır gözlemliyorum. Bu, küresel bir ekonominin doğal sonucudur. Sentetik uyuşturucular ucuzdur, hızlı üretilir, kolay taşınır ve dijital kanallarla pazarlanır. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi verileri, yasa dışı uyuşturucu pazarının yüzlerce milyar dolarlık bir hacme ulaştığını söylüyor. Kokain üretimi rekor kırıyor, sentetikler sınır tanımıyor. Türkiye üretici ülke değil; ama coğrafya kaderdir. Geçiş ve pazar ülkesi konumundayız. Balkan rotası ve Akdeniz hattı üzerindeki yerimiz, bu sorunu “uzak bir başlık” olmaktan çoktan çıkardı.
Dünya bu gerçekle yüzleşti; ben de oradan şunu net görüyorum: Sadece baskı yetmez, ama baskıdan vazgeçmek de felakettir. Portekiz, İsviçre, Kanada örnekleri gösteriyor ki; talep azaltılmadan arz bitmez. Eğitim, tedavi, sosyal entegrasyon ve denetim birlikte yürütülür. Türkiye için yol da bellidir: Okullarda zorunlu farkındalık, ücretsiz ve damgalamayan tedavi merkezleri, aileyi merkeze alan sosyal politikalar ve eş zamanlı kararlı, kesintisiz suçla mücadele. Parça parça çözümlerle sonuç alınmaz; bunu artık kabul etmeliyiz.
Bu noktada netlik şart. Uyuşturucu kullanımı tolere edilemez. Kullanan için yol açıktır: Zorunlu tedavi, düzenli takip ve tekrarında adli yaptırım. Bu bir intikam değil, toplumu koruma refleksidir. Satış ise tartışma dışıdır. Satıcı için gri alan yoktur: Dijital izleme, kripto para dâhil tüm finansal kaynaklara el koyma, kimyasal öncüllerde sıfır tolerans ve kurye zincirinde ağırlaştırılmış cezalar. Amaç çok nettir: Uyuşturucudan para kazanılamaz hale getirmek.
Bütün bu tablonun merkezinde ise, görmezden gelinemeyecek bir gerçek var: Aileler. Aile artık “sonradan fark eden” değil, erken gören olmak zorunda. Ani öfke, içe kapanma, para ilişkilerindeki kopuş tesadüf değildir. “Benim çocuğum yapmaz” cümlesini çok duydum; ama şunu da gördüm: Bu cümle korumaz, geciktirir. Ailenin görevi suçlamak değil; erken müdahale etmek, profesyonel destek almaktan çekinmemek ve meseleyi evin içinde saklamamaktır. Saklanan her sorun büyür, konuşulan her sorun yönetilebilir hâle gelir.
Arkadaş çevresi için de aynı netlik geçerlidir. Görüp susmak, masumiyet değildir. Bir arkadaşın maddeye yöneldiğini bilip sessiz kalmak, onu korumaz; yalnızlaştırır. Burada “ihanet” ile “kurtarma” arasındaki çizgi keskindir. Doğru kişilere haber vermek, destek istemek, süreci profesyonellere taşımak erdemdir. Gerçek arkadaşlık, birlikte batmak değil; gerektiğinde geri çekilip hayat kurtarmaktır.
Uyuşturucuyla mücadele eden topluluklara, sivil girişimlere ve sahada çalışanlara gelince… Bu mücadele sloganla değil, istikrarla kazanılır. Mahalle temelli izleme, gençleri içine alan üretken alanlar, spor–sanat–gönüllülük ağları ve kamuyla kesintisiz iş birliği şarttır. Her yerde, herkesin duyacağı tek bir mesaj verilmelidir: Uyuşturucuya yer yok, umuda yer var.
Benim gördüğüm ve hissettiğim sonuç nettir: Uyuşturucu bireysel bir tercih değil, toplumsal bir tehdittir. Görmezden gelindikçe büyür, tereddüt edildikçe yayılır. Bu mesele ne sansasyonla çözülür ne de suskunlukla. Açık bir dil, kararlı bir duruş ve ortak bir irade gerektirir. Uyuşturucu çoğu zaman bir yardım çağrısıdır; ama o çağrıya cevap verirken sınırları net çizmek zorundayız. Toplum kendini korumak istiyorsa, bu konuda kararsız kalma lüksü yoktur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Suskunluk Değil, Ortak Sorumluluk
Bu satırları yazarken bir analiz yapmıyorum; içimde biriken bir kanaati, uzun süredir gözümün önünde büyüyen bir gerçeği not düşüyorum. Uyuşturucu meselesi artık yoruma açık değildir. Rakamlar konuşuyor, biz susuyoruz. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan 2025 Türkiye Uyuşturucu Raporu’nda iki yıl içinde doğrudan madde bağlantılı ölümlerin neredeyse iki katına çıktığını görüyoruz. Yaş küçülüyor, maddeler sertleşiyor, sentetikler sıradanlaşıyor. İçişleri Bakanlığı operasyon yapıyor, yakalıyor, tutukluyor; ama hissettiğim şu: Biz hala meselenin fotoğrafını çekiyoruz, filmini izlemiyoruz. Çünkü bu tablo yalnızca güvenlik başlığı değildir; toplumsal bir çözülmenin işaret fişeğidir. Ve artık şu soruyu kendime de okura da açıkça soruyorum: Bu ülkede bu kadar çok insan neden hayattan kaçma ihtiyacı hissediyor?
Şuna inanıyorum: Uyuşturucu kullananların büyük kısmı zayıf değil; yorulmuş insanlar. Umudu aşınmış, değeri sorgulanmış, geleceği puslanmış insanlar… Ama bu yorgunluk masum değildir. Maddeye yönelmek bilinçli bir kaçıştır ve bedeli ağırdır. Burada gri alan yok. Uyuşturucu rahatlatmaz, işlevsizleştirir. Geçici bir sessizlik verir, kalıcı bir yıkım bırakır. İroni tam da burada sertleşir: Kafayı dağıtmak için alınan madde, hayatı dağıtır. Bireyi toplumdan koparır, aileyi içten içe çürütür ve kamuya ödenecek bedeli katlayarak büyütür.
Erişimin bu kadar kolay olması da tesadüf değildir; bunu yıllardır gözlemliyorum. Bu, küresel bir ekonominin doğal sonucudur. Sentetik uyuşturucular ucuzdur, hızlı üretilir, kolay taşınır ve dijital kanallarla pazarlanır. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi verileri, yasa dışı uyuşturucu pazarının yüzlerce milyar dolarlık bir hacme ulaştığını söylüyor. Kokain üretimi rekor kırıyor, sentetikler sınır tanımıyor. Türkiye üretici ülke değil; ama coğrafya kaderdir. Geçiş ve pazar ülkesi konumundayız. Balkan rotası ve Akdeniz hattı üzerindeki yerimiz, bu sorunu “uzak bir başlık” olmaktan çoktan çıkardı.
Dünya bu gerçekle yüzleşti; ben de oradan şunu net görüyorum: Sadece baskı yetmez, ama baskıdan vazgeçmek de felakettir. Portekiz, İsviçre, Kanada örnekleri gösteriyor ki; talep azaltılmadan arz bitmez. Eğitim, tedavi, sosyal entegrasyon ve denetim birlikte yürütülür. Türkiye için yol da bellidir: Okullarda zorunlu farkındalık, ücretsiz ve damgalamayan tedavi merkezleri, aileyi merkeze alan sosyal politikalar ve eş zamanlı kararlı, kesintisiz suçla mücadele. Parça parça çözümlerle sonuç alınmaz; bunu artık kabul etmeliyiz.
Bu noktada netlik şart. Uyuşturucu kullanımı tolere edilemez. Kullanan için yol açıktır: Zorunlu tedavi, düzenli takip ve tekrarında adli yaptırım. Bu bir intikam değil, toplumu koruma refleksidir. Satış ise tartışma dışıdır. Satıcı için gri alan yoktur: Dijital izleme, kripto para dâhil tüm finansal kaynaklara el koyma, kimyasal öncüllerde sıfır tolerans ve kurye zincirinde ağırlaştırılmış cezalar. Amaç çok nettir: Uyuşturucudan para kazanılamaz hale getirmek.
Bütün bu tablonun merkezinde ise, görmezden gelinemeyecek bir gerçek var: Aileler. Aile artık “sonradan fark eden” değil, erken gören olmak zorunda. Ani öfke, içe kapanma, para ilişkilerindeki kopuş tesadüf değildir. “Benim çocuğum yapmaz” cümlesini çok duydum; ama şunu da gördüm: Bu cümle korumaz, geciktirir. Ailenin görevi suçlamak değil; erken müdahale etmek, profesyonel destek almaktan çekinmemek ve meseleyi evin içinde saklamamaktır. Saklanan her sorun büyür, konuşulan her sorun yönetilebilir hâle gelir.
Arkadaş çevresi için de aynı netlik geçerlidir. Görüp susmak, masumiyet değildir. Bir arkadaşın maddeye yöneldiğini bilip sessiz kalmak, onu korumaz; yalnızlaştırır. Burada “ihanet” ile “kurtarma” arasındaki çizgi keskindir. Doğru kişilere haber vermek, destek istemek, süreci profesyonellere taşımak erdemdir. Gerçek arkadaşlık, birlikte batmak değil; gerektiğinde geri çekilip hayat kurtarmaktır.
Uyuşturucuyla mücadele eden topluluklara, sivil girişimlere ve sahada çalışanlara gelince… Bu mücadele sloganla değil, istikrarla kazanılır. Mahalle temelli izleme, gençleri içine alan üretken alanlar, spor–sanat–gönüllülük ağları ve kamuyla kesintisiz iş birliği şarttır. Her yerde, herkesin duyacağı tek bir mesaj verilmelidir: Uyuşturucuya yer yok, umuda yer var.
Benim gördüğüm ve hissettiğim sonuç nettir: Uyuşturucu bireysel bir tercih değil, toplumsal bir tehdittir. Görmezden gelindikçe büyür, tereddüt edildikçe yayılır. Bu mesele ne sansasyonla çözülür ne de suskunlukla. Açık bir dil, kararlı bir duruş ve ortak bir irade gerektirir. Uyuşturucu çoğu zaman bir yardım çağrısıdır; ama o çağrıya cevap verirken sınırları net çizmek zorundayız. Toplum kendini korumak istiyorsa, bu konuda kararsız kalma lüksü yoktur.