Toprağın Hafızası, Köylünün Sesi ve Devletin Vicdanı
Yazının Giriş Tarihi: 22.02.2026 14:34
Yazının Güncellenme Tarihi: 22.02.2026 14:34
Türkiye’nin dört bir yanında benzer hikâyeler duyuyoruz. İsimler değişiyor, dağlar değişiyor, projeler değişiyor. Ancak köylünün yüreğinde biriken kaygı değişmiyor. Milas’ta Akbelen, Gediz’de Murat Dağı, İliç’te yaşananlar, Kaz Dağları’ndaki tartışmalar… Bunların her biri yalnızca bir yer adı değildir. Bunlar emeğin, geçmişin ve kuşaklar boyunca kurulan hayatların adıdır.
Akbelen’de bir köylü “Zeytin bin yıl yaşar, maden kaç yıl?” diye soruyor. Bu soru aslında ekonomik değil, vicdani bir sorudur. Zeytin ağacı gölge verir, ürün verir, hafıza taşır. Çocuk büyütür, aile ayakta tutar. Maden çıkarılır ve biter. Eğer yer altındaki zenginlik için yer üstündeki hayatı riske atıyorsak, burada yeniden düşünmek gerekir. Yer altı kaynağı değerlidir. Ancak yer üstündeki yaşam ondan daha değerlidir.
İliç’te bir eski madencinin sözleri hafızamızda duruyor. “Mera kalmadı, hayvanı nereye götürelim?” Bu cümle yalnız bir ekonomik sıkıntıyı anlatmıyor. Bu cümle üretimden kopan bir kırsalın sessiz çığlığıdır. Bir başka köylü “Toprağımızı değil, hayatımızı alıyorlar” diyor. Ben bu sözü bir mülkiyet meselesi olarak görmüyorum. Bu, aidiyetin ve geleceğin kaybı anlamına geliyor. İnsan toprağını kaybettiğinde sadece tarlasını değil, geçmişini de kaybediyor.
Gediz’de Murat Dağı için verilen mücadele ise başka bir gerçeği gösterdi. “Altın istemiyoruz, yaşamak istiyoruz” diyen kadınlar ve gençler hukuki yolları kullandı. Bilirkişi raporları yazıldı. Süreç işletildi. Sonuç alındı. Bu önemli bir örnektir. Hak arama yolu açık olduğunda, hukuk işletildiğinde sonuç alınabilir.
Kamulaştırma hukukumuzda yer alan bir araçtır. Kamu yararı için vardır. Ancak vatandaşın zihninde bir soru oluşuyorsa bu soru ciddiye alınmalıdır. Kamu yararı gerçekten toplumun bütününü kapsıyor mu? Karar süreçleri yeterince şeffaf mı? Çevresel ve sosyal etkiler açıkça ortaya konuyor mu? Eğer bir hata varsa, devletin gücü o hatayı düzeltmek içindir. Eğer yapılan iş doğruysa, güçlü ve ikna edici bir toplumsal destek zaten oluşacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk “Köylü milletin efendisidir” dediğinde bir slogan üretmiyordu. Bu söz bir gerçeğin ifadesiydi. Bu ülkenin gıdasını, üretimini ve direncini sağlayan güç köydür. Köylü zayıflarsa ülke zayıflar. Köylü üretimden koparsa bağımsızlık yara alır. Tarım çökerse şehirler de ayakta kalamaz.
Bugün konuştuğumuz mesele yalnızca maden değildir. Yeşil alanlar, ormanlar, içme suları, göller, denizler ve ovalar birer yatırım alanı değildir. Bunlar gelecek kuşaklara bırakılacak emanettir. Doğa bir kez tahrip edildiğinde geri dönüşü çok zor olur. Kalkınma elbette gereklidir. Ancak insanı yerinden ederek ve doğayı yok ederek yapılan kalkınma eksik kalır.
Bu noktada herkesin sorumluluğu vardır. Fikri olan her vatandaş düşüncesini kanuni yollarla iletmelidir. Kamulaştırmadan etkilenen ve sessiz kalan varsa, sessizliğini bozmalıdır. Devlet vatandaşının sesini duymak için vardır. Yanlış varsa düzeltilir. Doğru savunuluyorsa güçlü ve makul bir toplumsal destek zaten karşılık bulur. Çözüm susmakta değil, konuşmakta ve hukuka başvurmaktadır.
Benim düşüncem nettir. Köylümüz bu ülkenin en önemli gücüdür. Onun toprağına, suyuna, zeytinine ve merasına sahip çıkmak bir çevre meselesi değil, bir gelecek meselesidir. Enerjiye ve yer altı kaynaklarına ihtiyaç vardır. Ancak ihtiyaç ile yok oluş arasındaki çizgi iyi korunmalıdır. Gerçek güç, üretimi sürdürürken doğayı koruyabilmektir.
Toprağın hafızası vardır. O hafıza yok sayılamaz.
Köylünün sesi vardır. O ses susturulmamalıdır.
Devletin kudreti vardır. O kudret vatandaşını korumak içindir.
Toprağını kaybeden millet geleceğini kaybeder.
Biz geleceğimizi kaybetmeyi göze alamayız.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Toprağın Hafızası, Köylünün Sesi ve Devletin Vicdanı
Türkiye’nin dört bir yanında benzer hikâyeler duyuyoruz. İsimler değişiyor, dağlar değişiyor, projeler değişiyor. Ancak köylünün yüreğinde biriken kaygı değişmiyor. Milas’ta Akbelen, Gediz’de Murat Dağı, İliç’te yaşananlar, Kaz Dağları’ndaki tartışmalar… Bunların her biri yalnızca bir yer adı değildir. Bunlar emeğin, geçmişin ve kuşaklar boyunca kurulan hayatların adıdır.
Akbelen’de bir köylü “Zeytin bin yıl yaşar, maden kaç yıl?” diye soruyor. Bu soru aslında ekonomik değil, vicdani bir sorudur. Zeytin ağacı gölge verir, ürün verir, hafıza taşır. Çocuk büyütür, aile ayakta tutar. Maden çıkarılır ve biter. Eğer yer altındaki zenginlik için yer üstündeki hayatı riske atıyorsak, burada yeniden düşünmek gerekir. Yer altı kaynağı değerlidir. Ancak yer üstündeki yaşam ondan daha değerlidir.
İliç’te bir eski madencinin sözleri hafızamızda duruyor. “Mera kalmadı, hayvanı nereye götürelim?” Bu cümle yalnız bir ekonomik sıkıntıyı anlatmıyor. Bu cümle üretimden kopan bir kırsalın sessiz çığlığıdır. Bir başka köylü “Toprağımızı değil, hayatımızı alıyorlar” diyor. Ben bu sözü bir mülkiyet meselesi olarak görmüyorum. Bu, aidiyetin ve geleceğin kaybı anlamına geliyor. İnsan toprağını kaybettiğinde sadece tarlasını değil, geçmişini de kaybediyor.
Gediz’de Murat Dağı için verilen mücadele ise başka bir gerçeği gösterdi. “Altın istemiyoruz, yaşamak istiyoruz” diyen kadınlar ve gençler hukuki yolları kullandı. Bilirkişi raporları yazıldı. Süreç işletildi. Sonuç alındı. Bu önemli bir örnektir. Hak arama yolu açık olduğunda, hukuk işletildiğinde sonuç alınabilir.
Kamulaştırma hukukumuzda yer alan bir araçtır. Kamu yararı için vardır. Ancak vatandaşın zihninde bir soru oluşuyorsa bu soru ciddiye alınmalıdır. Kamu yararı gerçekten toplumun bütününü kapsıyor mu? Karar süreçleri yeterince şeffaf mı? Çevresel ve sosyal etkiler açıkça ortaya konuyor mu? Eğer bir hata varsa, devletin gücü o hatayı düzeltmek içindir. Eğer yapılan iş doğruysa, güçlü ve ikna edici bir toplumsal destek zaten oluşacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk “Köylü milletin efendisidir” dediğinde bir slogan üretmiyordu. Bu söz bir gerçeğin ifadesiydi. Bu ülkenin gıdasını, üretimini ve direncini sağlayan güç köydür. Köylü zayıflarsa ülke zayıflar. Köylü üretimden koparsa bağımsızlık yara alır. Tarım çökerse şehirler de ayakta kalamaz.
Bugün konuştuğumuz mesele yalnızca maden değildir. Yeşil alanlar, ormanlar, içme suları, göller, denizler ve ovalar birer yatırım alanı değildir. Bunlar gelecek kuşaklara bırakılacak emanettir. Doğa bir kez tahrip edildiğinde geri dönüşü çok zor olur. Kalkınma elbette gereklidir. Ancak insanı yerinden ederek ve doğayı yok ederek yapılan kalkınma eksik kalır.
Bu noktada herkesin sorumluluğu vardır. Fikri olan her vatandaş düşüncesini kanuni yollarla iletmelidir. Kamulaştırmadan etkilenen ve sessiz kalan varsa, sessizliğini bozmalıdır. Devlet vatandaşının sesini duymak için vardır. Yanlış varsa düzeltilir. Doğru savunuluyorsa güçlü ve makul bir toplumsal destek zaten karşılık bulur. Çözüm susmakta değil, konuşmakta ve hukuka başvurmaktadır.
Benim düşüncem nettir. Köylümüz bu ülkenin en önemli gücüdür. Onun toprağına, suyuna, zeytinine ve merasına sahip çıkmak bir çevre meselesi değil, bir gelecek meselesidir. Enerjiye ve yer altı kaynaklarına ihtiyaç vardır. Ancak ihtiyaç ile yok oluş arasındaki çizgi iyi korunmalıdır. Gerçek güç, üretimi sürdürürken doğayı koruyabilmektir.
Toprağın hafızası vardır. O hafıza yok sayılamaz.
Köylünün sesi vardır. O ses susturulmamalıdır.
Devletin kudreti vardır. O kudret vatandaşını korumak içindir.
Toprağını kaybeden millet geleceğini kaybeder.
Biz geleceğimizi kaybetmeyi göze alamayız.