Bir ülkede emeğin gerçek değeri, kürsülerde kurulan cümlelerle değil, sahada yaşananlarla ölçülür. Bugün Ankara yollarında yürüyen madenciler, sadece maaşlarını değil; görülmeyi, duyulmayı ve sahiplenilmeyi talep ediyor. Ama bu yazıyı yazarken ben sadece bir gözlemci değilim. İçimde bir sıkışmışlık var. Bir huzursuzluk. Çünkü bu tabloyu izlemek, sadece izlemek, insana ağır geliyor. İnsan, bu kadar açık bir haksızlık karşısında sessiz kalınca kendine de yabancılaşıyor.
Mesele basit bir ücret krizi değil. Mesele, özelleştirme ile dağılan sorumluluğun, kırılan ödeme zincirinin ve en sonunda işçinin omzuna yüklenen ağır bir yükün hikâyesidir. Devletin sahibi olduğu sahalarda, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu eliyle açılan alanlar, özel işletmelere devredildi. Doruk Madencilik gibi firmalar üretimi üstlendi. Kağıt üzerinde sistem çalışıyordu. Ama sahada zincir kırıldı. Üretim devam etti, beklenti sürdü, ödeme durdu. Ve en sonunda o zincirin en zayıf halkası olan işçi, yürümek zorunda kaldı.
Bugün sendikalara baktığımda ise içimdeki o huzursuzluk daha da büyüyor. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu masada, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu ve Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu 1 Mayıs için çağrı yapıyor. Söz var, açıklama var, çağrı var. Ama sahaya baktığımda aynı şeyi hissedemiyorum. Şu ana kadar direnişte olan maden işçilerinin yanında sendikaları göremedik. Bu cümleyi kurmak bile insanın içini sıkıştırıyor. Çünkü olması gereken bu değildi. İşçi, kendisini savunan cümleleri değil, yanında duran yapıyı görmek istiyor. Ben de bunu görmek istiyorum.
Bu yalnızlık sadece sendikal bir boşluk değil; aynı zamanda devletin sorumluluğunu da doğrudan ilgilendiriyor. Başta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olmak üzere ilgili tüm kurumlar bu sürecin seyircisi olamaz. Açık söylemek gerekirse, insan şunu sorguluyor: Bu kadar açık bir mağduriyet varken neden daha güçlü bir sahiplenme yok? Maaşların ödenmemesi bir şirket sorunu değildir. Bu, doğrudan yaşam hakkını ilgilendiren bir meseledir. Devlet sadece ruhsat veren değil, aynı zamanda koruyan olmak zorundadır. Eğer işçi yürümek zorunda kalıyorsa, bu bir eylem değil, bir çaresizliktir.
Madencinin hayatı, uzaktan anlatılacak bir hayat değil. Bunu düşündükçe içimde bir ağırlık oluşuyor. Yerin altında çalışan bir insanın emeğinin karşılığını alamaması… Bu sadece bir ekonomik veri değil. Bu, evine götüremediği ekmektir. Bu, 23 Nisan’da çocuğunun gözlerine bakamayan bir babadır. Bu, bayramın takvimde kalıp hayata geçmemesidir. İnsan bunu düşündükçe susamıyor.
Şimdi 1 Mayıs’a gidiyoruz. Meydanlar dolacak, sloganlar atılacak. Ama ben şunu merak ediyorum: Bugün yürüyen o madenci, o kalabalığın içinde kendini gerçekten hissedecek mi? Yoksa yine yalnız mı kalacak? Çünkü içimde şu soru dönüp duruyor: “Patronlar devletten güçlü mü?” Bu sorunun soruluyor olması bile insanı rahatsız etmeye yetiyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda bir vicdan meselesidir. Bu vicdanın içinde emek vardır, adalet vardır, insan vardır. Eğer bugün işçi yürüyorsa ve kendini yalnız hissediyorsa, burada sadece ekonomik değil, aynı zamanda vicdani bir eksiklik vardır.
Ben artık sadece bakmak istemiyorum. Çünkü bakmak yetmiyor. İnsan, bu tablo karşısında ya taraf olur ya da eksik kalır. Bugün Ankara yollarında yürüyen madenciler, sadece maaşlarını değil; görülmeyi, duyulmayı ve sahiplenilmeyi istiyor. Ve açık söylemek gerekirse… ben de onların yalnız olmadığını görmek istiyorum.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kemal UYSAL
Yeraltından Yükselen Adalet Çağrısı
Bir ülkede emeğin gerçek değeri, kürsülerde kurulan cümlelerle değil, sahada yaşananlarla ölçülür. Bugün Ankara yollarında yürüyen madenciler, sadece maaşlarını değil; görülmeyi, duyulmayı ve sahiplenilmeyi talep ediyor. Ama bu yazıyı yazarken ben sadece bir gözlemci değilim. İçimde bir sıkışmışlık var. Bir huzursuzluk. Çünkü bu tabloyu izlemek, sadece izlemek, insana ağır geliyor. İnsan, bu kadar açık bir haksızlık karşısında sessiz kalınca kendine de yabancılaşıyor.
Mesele basit bir ücret krizi değil. Mesele, özelleştirme ile dağılan sorumluluğun, kırılan ödeme zincirinin ve en sonunda işçinin omzuna yüklenen ağır bir yükün hikâyesidir. Devletin sahibi olduğu sahalarda, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu eliyle açılan alanlar, özel işletmelere devredildi. Doruk Madencilik gibi firmalar üretimi üstlendi. Kağıt üzerinde sistem çalışıyordu. Ama sahada zincir kırıldı. Üretim devam etti, beklenti sürdü, ödeme durdu. Ve en sonunda o zincirin en zayıf halkası olan işçi, yürümek zorunda kaldı.
Bugün sendikalara baktığımda ise içimdeki o huzursuzluk daha da büyüyor. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu masada, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu ve Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu 1 Mayıs için çağrı yapıyor. Söz var, açıklama var, çağrı var. Ama sahaya baktığımda aynı şeyi hissedemiyorum. Şu ana kadar direnişte olan maden işçilerinin yanında sendikaları göremedik. Bu cümleyi kurmak bile insanın içini sıkıştırıyor. Çünkü olması gereken bu değildi. İşçi, kendisini savunan cümleleri değil, yanında duran yapıyı görmek istiyor. Ben de bunu görmek istiyorum.
Bu yalnızlık sadece sendikal bir boşluk değil; aynı zamanda devletin sorumluluğunu da doğrudan ilgilendiriyor. Başta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olmak üzere ilgili tüm kurumlar bu sürecin seyircisi olamaz. Açık söylemek gerekirse, insan şunu sorguluyor: Bu kadar açık bir mağduriyet varken neden daha güçlü bir sahiplenme yok? Maaşların ödenmemesi bir şirket sorunu değildir. Bu, doğrudan yaşam hakkını ilgilendiren bir meseledir. Devlet sadece ruhsat veren değil, aynı zamanda koruyan olmak zorundadır. Eğer işçi yürümek zorunda kalıyorsa, bu bir eylem değil, bir çaresizliktir.
Madencinin hayatı, uzaktan anlatılacak bir hayat değil. Bunu düşündükçe içimde bir ağırlık oluşuyor. Yerin altında çalışan bir insanın emeğinin karşılığını alamaması… Bu sadece bir ekonomik veri değil. Bu, evine götüremediği ekmektir. Bu, 23 Nisan’da çocuğunun gözlerine bakamayan bir babadır. Bu, bayramın takvimde kalıp hayata geçmemesidir. İnsan bunu düşündükçe susamıyor.
Şimdi 1 Mayıs’a gidiyoruz. Meydanlar dolacak, sloganlar atılacak. Ama ben şunu merak ediyorum: Bugün yürüyen o madenci, o kalabalığın içinde kendini gerçekten hissedecek mi? Yoksa yine yalnız mı kalacak? Çünkü içimde şu soru dönüp duruyor: “Patronlar devletten güçlü mü?” Bu sorunun soruluyor olması bile insanı rahatsız etmeye yetiyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda bir vicdan meselesidir. Bu vicdanın içinde emek vardır, adalet vardır, insan vardır. Eğer bugün işçi yürüyorsa ve kendini yalnız hissediyorsa, burada sadece ekonomik değil, aynı zamanda vicdani bir eksiklik vardır.
Ben artık sadece bakmak istemiyorum. Çünkü bakmak yetmiyor. İnsan, bu tablo karşısında ya taraf olur ya da eksik kalır. Bugün Ankara yollarında yürüyen madenciler, sadece maaşlarını değil; görülmeyi, duyulmayı ve sahiplenilmeyi istiyor. Ve açık söylemek gerekirse… ben de onların yalnız olmadığını görmek istiyorum.